İçeriğe geç

19. Cüz

Kur'an-ı Kerim otuz cüze ayrılmıştır.

Furkân Suresi

الفرقان
21 19. cüz · 362. sayfa

وَقَالَ ٱلَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَآءَنَا لَوْلَآ أُنزِلَ عَلَيْنَا ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ أَوْ نَرَىٰ رَبَّنَا لَقَدِ ٱسْتَكْبَرُوا۟ فِىٓ أَنفُسِهِمْ وَعَتَوْ عُتُوًّا كَبِيرًا

veḳâle-lleẕîne lâ yercûne liḳâenâ levlâ ünzile `aleyne-lmelâiketü ev nerâ rabbenâ. leḳadi-stekberû fî enfüsihim ve`atev `utüvven kebîrâ.

Bizimle karşılaşmayı ummayanlar; "Bize ya melekler indirilmeliydi ya da Rabbimizi görmeliydik." dediler. Şüphesiz onlar, kendi nefislerinde büyüklüğe kapıldılar ve büyük bir taşkınlık gösterdiler.

22 19. cüz · 362. sayfa

يَوْمَ يَرَوْنَ ٱلْمَلَٰٓئِكَةَ لَا بُشْرَىٰ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُجْرِمِينَ وَيَقُولُونَ حِجْرًا مَّحْجُورًا

yevme yeravne-lmelâikete lâ büşrâ yevmeiẕil lilmücrimîne veyeḳûlûne ḥicram maḥcûrâ.

Melekleri gördükleri gün, işte o gün günahkârlara müjde yoktur. Melekler onlara: "Sizin için (müjde) yasak edilmiştir, yasak! diyeceklerdir.

23 19. cüz · 362. sayfa

وَقَدِمْنَآ إِلَىٰ مَا عَمِلُوا۟ مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَٰهُ هَبَآءً مَّنثُورًا

veḳadimnâ ilâ mâ `amilû min `amelin fece`alnâhü hebâem menŝûrâ.

Onların yaptıkları bütün amellere yöneldik ve saçılmış toz zerreleri haline getirdik.

24 19. cüz · 362. sayfa

أَصْحَٰبُ ٱلْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُّسْتَقَرًّا وَأَحْسَنُ مَقِيلًا

aṣḥâbü-lcenneti yevmeiẕin ḫayrum müsteḳarrav veaḥsenü meḳîlâ.

O gün cennetliklerin kalacakları yer daha hayırlı, dinlenecekleri yer daha güzeldir.

25 19. cüz · 362. sayfa

وَيَوْمَ تَشَقَّقُ ٱلسَّمَآءُ بِٱلْغَمَٰمِ وَنُزِّلَ ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ تَنزِيلًا

veyevme teşeḳḳaḳu-ssemâü bilgamâmi venüzzile-lmelâiketü tenzîlâ.

O gün gök bulutlarla yarılıp parçalanacak ve melekler bölük bölük indirilecektir.

26 19. cüz · 362. sayfa

ٱلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ ٱلْحَقُّ لِلرَّحْمَٰنِ وَكَانَ يَوْمًا عَلَى ٱلْكَٰفِرِينَ عَسِيرًا

elmülkü yevmeiẕin-lḥaḳḳu lirraḥmân. vekâne yevmen `ale-lkâfirîne `asîrâ.

O gün gerçek hükümranlık Rahman’ındır ve kâfirlere zorlu bir gün olacaktır.

27 19. cüz · 362. sayfa

وَيَوْمَ يَعَضُّ ٱلظَّالِمُ عَلَىٰ يَدَيْهِ يَقُولُ يَٰلَيْتَنِى ٱتَّخَذْتُ مَعَ ٱلرَّسُولِ سَبِيلًا

veyevme ye`aḍḍu-żżâlimü `alâ yedeyhi yeḳûlü yâ leyteni-tteḫaẕtü me`a-rrasûli sebîlâ.

O gün zalim kimse, (çaresizlik içinde) ellerini ısırıp şöyle diyecektir: “Ne olurdu; ben de peygamberle beraber aynı yolu tutsaydım!”

28 19. cüz · 362. sayfa

يَٰوَيْلَتَىٰ لَيْتَنِى لَمْ أَتَّخِذْ فُلَانًا خَلِيلًا

yâ veyletâ leytenî lem etteḫiẕ fülânen ḫalîlâ.

“Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim!”

29 19. cüz · 362. sayfa

لَّقَدْ أَضَلَّنِى عَنِ ٱلذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَآءَنِى وَكَانَ ٱلشَّيْطَٰنُ لِلْإِنسَٰنِ خَذُولًا

leḳad eḍallenî `ani-ẕẕikri ba`de iẕ câenî. vekâne-şşeyṭânü lil'insâni ḫaẕûlâ.

“Andolsun, Kur’an bana geldikten sonra beni ondan o saptırdı. Zaten Şeytan, insanı yardımcısız bırakıverir.”

30 19. cüz · 362. sayfa

وَقَالَ ٱلرَّسُولُ يَٰرَبِّ إِنَّ قَوْمِى ٱتَّخَذُوا۟ هَٰذَا ٱلْقُرْءَانَ مَهْجُورًا

veḳâle-rrasûlü yâ rabbi inne ḳavmi-tteḫaẕû hâẕe-lḳur'âne mehcûrâ.

Rasul: “Ya Rabb! Gerçekten benim kavmim bu Kur’an’ı terk etti” dedi.

31 19. cüz · 362. sayfa

وَكَذَٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِىٍّ عَدُوًّا مِّنَ ٱلْمُجْرِمِينَ وَكَفَىٰ بِرَبِّكَ هَادِيًا وَنَصِيرًا

vekeẕâlike ce`alnâ likülli nebiyyin `adüvvem mine-lmücrimîn. vekefâ birabbike hâdiyev veneṣîrâ.

Biz, işte böyle her peygamber için suçlulardan bir düşman yarattık. Yol gösterici ve yardım edici olarak Rabbin yeter.

32 19. cüz · 362. sayfa

وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ ٱلْقُرْءَانُ جُمْلَةً وَٰحِدَةً كَذَٰلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِۦ فُؤَادَكَ وَرَتَّلْنَٰهُ تَرْتِيلًا

veḳâle-lleẕîne keferû levlâ nüzzile `aleyhi-lḳur'ânü cümletev vâḥideh. keẕâlike linüŝebbite bihî füâdeke verattelnâhü tertîlâ.

Kâfirler: “Kur’an ona bir defada toptan indirilseydi ya!” dediler. Biz onunla kalbine sebat verelim diye yaptık ve onu ağır ağır okuduk.

33 19. cüz · 363. sayfa

وَلَا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ إِلَّا جِئْنَٰكَ بِٱلْحَقِّ وَأَحْسَنَ تَفْسِيرًا

velâ ye'tûneke bimeŝelin illâ ci'nâke bilḥaḳḳi veaḥsene tefsîrâ.

Onlar sana her ne misal getirseler (buna karşılık) mutlaka biz de sana hakkı ve daha güzel açıklamayı getiririz.

34 19. cüz · 363. sayfa

ٱلَّذِينَ يُحْشَرُونَ عَلَىٰ وُجُوهِهِمْ إِلَىٰ جَهَنَّمَ أُو۟لَٰٓئِكَ شَرٌّ مَّكَانًا وَأَضَلُّ سَبِيلًا

elleẕîne yuḥşerûne `alâ vucûhihim ilâ cehenneme ülâike şerrum mekânev veeḍallü sebîlâ.

Yüzükoyun cehenneme (sürülüp) toplanacak olanlar; işte onlar, yerleri en kötü, yolları en sapık olanlardır.

35 19. cüz · 363. sayfa

وَلَقَدْ ءَاتَيْنَا مُوسَى ٱلْكِتَٰبَ وَجَعَلْنَا مَعَهُۥٓ أَخَاهُ هَٰرُونَ وَزِيرًا

veleḳad âteynâ mûse-lkitâbe vece`alnâ me`ahû eḫâhü hârûne vezîrâ.

Andolsun, biz, Mûsâ'ya ’ya Kitabı (Tevrat’ı) verdik ve kardeşi Harun’u da ona yardımcı kıldık.

36 19. cüz · 363. sayfa

فَقُلْنَا ٱذْهَبَآ إِلَى ٱلْقَوْمِ ٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا فَدَمَّرْنَٰهُمْ تَدْمِيرًا

feḳulne-ẕhebâ ile-lḳavmi-lleẕîne keẕẕebû biâyâtinâ. fedemmernâhüm tedmîrâ.

Onlara: “Ayetlerimizi yalanlayan topluluğa gidin.” dedik. Nihayet o kavmi yerle bir ettik.

37 19. cüz · 363. sayfa

وَقَوْمَ نُوحٍ لَّمَّا كَذَّبُوا۟ ٱلرُّسُلَ أَغْرَقْنَٰهُمْ وَجَعَلْنَٰهُمْ لِلنَّاسِ ءَايَةً وَأَعْتَدْنَا لِلظَّٰلِمِينَ عَذَابًا أَلِيمًا

veḳavme nûḥil lemmâ keẕẕebü-rrusüle agraḳnâhüm vece`alnâhüm linnâsi âyeh. vea`tednâ liżżâlimîne `aẕâben elîmâ.

Nûh kavmini de, peygamberleri yalanladıkları vakit suda boğduk. Onları insanlara bir ibret yaptık ve zalimlere elem dolu bir azap hazırladık.

38 19. cüz · 363. sayfa

وَعَادًا وَثَمُودَا۟ وَأَصْحَٰبَ ٱلرَّسِّ وَقُرُونًۢا بَيْنَ ذَٰلِكَ كَثِيرًا

ve`âdev veŝemûde veaṣḥâbe-rrassi veḳurûnem beyne ẕâlike keŝîrâ.

Âd ve Semûd kavimlerini, Ress halkını ve bunların arasında pek çok nesilleri de helâk ettik.

39 19. cüz · 363. sayfa

وَكُلًّا ضَرَبْنَا لَهُ ٱلْأَمْثَٰلَ وَكُلًّا تَبَّرْنَا تَتْبِيرًا

veküllen ḍarabnâ lehü-l'emŝâl. veküllen tebbernâ tetbîrâ.

Bunların her birine misaller getirdik, (öğüt almadıkları için) hepsini kırıp geçirdik.

40 19. cüz · 363. sayfa

وَلَقَدْ أَتَوْا۟ عَلَى ٱلْقَرْيَةِ ٱلَّتِىٓ أُمْطِرَتْ مَطَرَ ٱلسَّوْءِ أَفَلَمْ يَكُونُوا۟ يَرَوْنَهَا بَلْ كَانُوا۟ لَا يَرْجُونَ نُشُورًا

veleḳad etev `ale-lḳaryeti-lletî ümṭirat meṭara-ssev'. efelem yekûnû yeravnehâ. bel kânû lâ yercûne nüşûrâ.

Muhakkak onlar belâ yağmuruna tutulan beldeye uğramışlardır. Acaba bunlar orayı görmediler miydi? Hayır! onlar tekrar dirilmeyi ummuyorlardı.

41 19. cüz · 363. sayfa

وَإِذَا رَأَوْكَ إِن يَتَّخِذُونَكَ إِلَّا هُزُوًا أَهَٰذَا ٱلَّذِى بَعَثَ ٱللَّهُ رَسُولًا

veiẕâ raevke iy yetteḫiẕûneke illâ hüzüvâ. ehâẕe-lleẕî be`aŝe-llâhü rasûâ.

Seni gördükleri zaman: "Bu mu Allah’ın gönderdiği elçi?" diye alay etmekten başka bir şey yapmazlar.

42 19. cüz · 363. sayfa

إِن كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ ءَالِهَتِنَا لَوْلَآ أَن صَبَرْنَا عَلَيْهَا وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ حِينَ يَرَوْنَ ٱلْعَذَابَ مَنْ أَضَلُّ سَبِيلًا

in kâde leyüḍillünâ `an âlihetinâ levlâ en ṣabernâ `aleyhâ. vesevfe ya`lemûne ḥîne yeravne-l`aẕâbe men eḍallü sebîlâ.

“Eğer ilâhlarımıza sebat göstermeseydik az kalsın bizi ilâhlarımızdan saptıracaktı.” Yakında azabı gördüklerinde yolca kimin sapık olduğunu bileceklerdir.

43 19. cüz · 363. sayfa

أَرَءَيْتَ مَنِ ٱتَّخَذَ إِلَٰهَهُۥ هَوَىٰهُ أَفَأَنتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلًا

era'eyte meni-tteḫaẕe ilâhehû hevâh. efeente tekûnü `aleyhi vekîlâ.

Hevâ ve hevesini kendine ilâh edinen kimseyi gördün mü? O kimseye sen mi vekil olacaksın?

44 19. cüz · 364. sayfa

أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلَّا كَٱلْأَنْعَٰمِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلًا

em taḥsebü enne ekŝerahüm yesme`ûne ev ya`ḳilûn. in hüm illâ kel'en`âmi bel hüm eḍallü sebîlâ.

Sen onların çoğunu dinler ve akıl erdirirler mi sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidir. Hatta onlar yolca daha da sapıklıktadırlar.

45 19. cüz · 364. sayfa

أَلَمْ تَرَ إِلَىٰ رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ ٱلظِّلَّ وَلَوْ شَآءَ لَجَعَلَهُۥ سَاكِنًا ثُمَّ جَعَلْنَا ٱلشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلًا

elem tera ilâ rabbike keyfe medde-żżill. velev şâe lece`alehû sâkinâ. ŝümme ce`alne-şşemse `aleyhi delîlâ.

Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığına görmez misin? Dileseydi onu hareketsiz kılardı, sonra Güneşi ona delil kıldık.

46 19. cüz · 364. sayfa

ثُمَّ قَبَضْنَٰهُ إِلَيْنَا قَبْضًا يَسِيرًا

ŝümme ḳabaḍnâhü ileynâ ḳabḍay yesîrâ.

Sonra onu yavaş yavaş kendimize çektik.

47 19. cüz · 364. sayfa

وَهُوَ ٱلَّذِى جَعَلَ لَكُمُ ٱلَّيْلَ لِبَاسًا وَٱلنَّوْمَ سُبَاتًا وَجَعَلَ ٱلنَّهَارَ نُشُورًا

vehüve-lleẕî ce`ale lekümü-lleyle libâsev vennevme sübâtev vece`ale-nnehâra nüşûrâ.

Geceyi sizin için elbise, uykuyu da rahatlık kılan odur. O gündüzü de yeni bir hayata başlangıç yaptı.

48 19. cüz · 364. sayfa

وَهُوَ ٱلَّذِىٓ أَرْسَلَ ٱلرِّيَٰحَ بُشْرًۢا بَيْنَ يَدَىْ رَحْمَتِهِۦ وَأَنزَلْنَا مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً طَهُورًا

vehüve-lleẕî ersele-rriyâḥa büşram beyne yedey raḥmetih. veenzelnâ mine-ssemâi mâen ṭahûrâ.

Rahmetinin öncesinde rüzgarları bir müjdeci olarak gönderen de O'dur. Biz gökten tertemiz su indirdik.

49 19. cüz · 364. sayfa

لِّنُحْـِۧىَ بِهِۦ بَلْدَةً مَّيْتًا وَنُسْقِيَهُۥ مِمَّا خَلَقْنَآ أَنْعَٰمًا وَأَنَاسِىَّ كَثِيرًا

linuḥyiye bihî beldetem meytev venüsḳiyehû mimmâ ḫalaḳnâ en`âmev veenâsiyye keŝîrâ.

Onunla ölü bir şehri diriltelim ve onunla yarattığımız birçok hayvanı ve insanı sulayalım diye.

50 19. cüz · 364. sayfa

وَلَقَدْ صَرَّفْنَٰهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُوا۟ فَأَبَىٰٓ أَكْثَرُ ٱلنَّاسِ إِلَّا كُفُورًا

veleḳad ṣarrafnâhü beynehüm liyeẕẕekkerû. feebâ ekŝeru-nnâsi illâ küfûrâ.

Andolsun, biz bunu insanlar arasında, düşünüp ibret alsınlar diye tekrar tekrar açıkladık. Fakat insanların çoğu nankörlükte direttiler.

51 19. cüz · 364. sayfa

وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا فِى كُلِّ قَرْيَةٍ نَّذِيرًا

velev şi'nâ lebe`aŝnâ fî külli ḳaryetin neẕîrâ.

Eğer dileseydik her bir beldeye elbette bir uyarıcı gönderirdik.

52 19. cüz · 364. sayfa

فَلَا تُطِعِ ٱلْكَٰفِرِينَ وَجَٰهِدْهُم بِهِۦ جِهَادًا كَبِيرًا

felâ tüṭi`i-lkâfirîne vecâhidhüm bihî cihâden kebîrâ.

O halde kâfirlere itaat etme ve onlara karşı Kur’an’la büyük bir mücadele ver.

53 19. cüz · 364. sayfa

وَهُوَ ٱلَّذِى مَرَجَ ٱلْبَحْرَيْنِ هَٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهَٰذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا وَحِجْرًا مَّحْجُورًا

vehüve-lleẕî merace-lbaḥrayni hâẕâ `aẕbün fürâtüv vehâẕâ milḥun ücâc. vece`ale beynehümâ berzeḫav veḥicram maḥcûrâ.

İki denizi birbirine salan O'dur. Bu tatlı ve lezzetli, bu da tuzlu ve acıdır. O ikisinin arasına bir perde ve aşılamayan bir sınır koymuştur.

54 19. cüz · 364. sayfa

وَهُوَ ٱلَّذِى خَلَقَ مِنَ ٱلْمَآءِ بَشَرًا فَجَعَلَهُۥ نَسَبًا وَصِهْرًا وَكَانَ رَبُّكَ قَدِيرًا

vehüve-lleẕî ḫaleḳa mine-lmâi beşeran fece`alehû nesebev vesiḥrâ. vekâne rabbüke ḳadîrâ.

Ve o sudan insanı yaratan, onu soy ve hısımlık sahibi kılan O'dur. Rabbin, her şeye güç yetirendir.

55 19. cüz · 364. sayfa

وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ مَا لَا يَنفَعُهُمْ وَلَا يَضُرُّهُمْ وَكَانَ ٱلْكَافِرُ عَلَىٰ رَبِّهِۦ ظَهِيرًا

veya`büdûne min dûni-llâhi mâ lâ yenfe`uhüm velâ yeḍurruhüm. vekâne-lkâfiru `alâ rabbihî żahîrâ.

Hâlbuki onlar Allah’tan başka kendilerine fayda da, zarar da veremeyen şeylere ibadet ederler. Kâfir, Rabbine karşı (Şeytan'a) arka çıkandır.

56 19. cüz · 365. sayfa

وَمَآ أَرْسَلْنَٰكَ إِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذِيرًا

vemâ erselnâke illâ mübeşşirav veneẕîrâ.

Biz, seni ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.

57 19. cüz · 365. sayfa

قُلْ مَآ أَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِلَّا مَن شَآءَ أَن يَتَّخِذَ إِلَىٰ رَبِّهِۦ سَبِيلًا

ḳul mâ es'elüküm `aleyhi min ecrin illâ men şâe ey yetteḫiẕe ilâ rabbihî sebîlâ.

De ki: "Ben, buna karşı sizden bir ücret değil, ancak Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimseler (olmanızı) istiyorum."

58 19. cüz · 365. sayfa

وَتَوَكَّلْ عَلَى ٱلْحَىِّ ٱلَّذِى لَا يَمُوتُ وَسَبِّحْ بِحَمْدِهِۦ وَكَفَىٰ بِهِۦ بِذُنُوبِ عِبَادِهِۦ خَبِيرًا

vetevekkel `ale-lḥayyi-lleẕî lâ yemûtü vesebbiḥ biḥamdih. vekefâ bihî biẕünûbi `ibâdihî ḫabîrâ.

Ölümsüz daima diri olan Allah'a dayanıp, tevekkül et ve O'nu hamt ile tesbih et. Kullarının günahlarından hakkıyla haberdar olarak O yeter.

59 19. cüz · 365. sayfa

ٱلَّذِى خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِى سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ ٱسْتَوَىٰ عَلَى ٱلْعَرْشِ ٱلرَّحْمَٰنُ فَسْـَٔلْ بِهِۦ خَبِيرًا

elleẕî ḫaleḳa-ssemâvâti vel'arḍa vemâ beynehümâ fî sitteti eyyâmin ŝümme-stevâ `ale-l`arş. erraḥmânü fes'el bihî ḫabîrâ.

Gökleri yeri ve bunların arasındakileri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ eden Rahman’dır. O'nu her şeyden haberi olan (Allah'a) sor.

60 Secde ayeti 19. cüz · 365. sayfa

وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ٱسْجُدُوا۟ لِلرَّحْمَٰنِ قَالُوا۟ وَمَا ٱلرَّحْمَٰنُ أَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا وَزَادَهُمْ نُفُورًا

veiẕâ ḳîle lehümü-scüdû lirraḥmâni ḳâlû veme-rraḥmân. enescüdü limâ te'mürunâ vezâdehüm nüfûrâ.

Onlara: "Rahman'a secde edin!" denildiği zaman, “Rahman da neymiş? Biz senin bize emrettiğine mi secde edecekmişiz?" derler ve (bu) onların (haktan) kaçıp uzaklaşmalarını arttırıverir.

61 19. cüz · 365. sayfa

تَبَارَكَ ٱلَّذِى جَعَلَ فِى ٱلسَّمَآءِ بُرُوجًا وَجَعَلَ فِيهَا سِرَٰجًا وَقَمَرًا مُّنِيرًا

tebârake-lleẕî ce`ale fi-ssemâi bürûcev vece`ale fîhâ sirâcev veḳameram münîrâ.

Gökte yıldızlar/gezegenler yaratan ve orada bir kandil (Güneş) ve aydınlatıcı bir Ay var eden (Allah) çok yücedir.

62 19. cüz · 365. sayfa

وَهُوَ ٱلَّذِى جَعَلَ ٱلَّيْلَ وَٱلنَّهَارَ خِلْفَةً لِّمَنْ أَرَادَ أَن يَذَّكَّرَ أَوْ أَرَادَ شُكُورًا

vehüve-lleẕî ce`ale-lleyle vennehâra ḫilfetel limen erâde ey yeẕẕekkera ev erâde şükûrâ.

İbret almak veya şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü birbiri ardına getiren de O’dur.

63 19. cüz · 365. sayfa

وَعِبَادُ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى ٱلْأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ ٱلْجَٰهِلُونَ قَالُوا۟ سَلَٰمًا

ve`ibâdü-rraḥmâni-lleẕîne yemşûne `ale-l'arḍi hevnev veiẕâ ḫâṭabehümü-lcâhilûne ḳâlû selâmâ.

Rahman’ın kulları, yeryüzünde vakarlı ve alçak gönüllü olarak yürürler. Cahiller kendilerine hitap ettiklerinde onlar: “Selam!” deyip geçerler.

64 19. cüz · 365. sayfa

وَٱلَّذِينَ يَبِيتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّدًا وَقِيَٰمًا

velleẕîne yebîtûne lirabbihim süccedev veḳiyâmâ.

Onlar, Rablerine secde ederek ve kıyama durarak gecelerler.

65 19. cüz · 365. sayfa

وَٱلَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا ٱصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ إِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا

velleẕîne yeḳûlûne rabbene-ṣrif `annâ `aẕâbe cehennem. inne `aẕâbehâ kâne garâmâ.

Onlar: "Rabbimiz, Cehennem azabını bizden uzaklaştır. Çünkü onun azabı süreklidir." derler.

66 19. cüz · 365. sayfa

إِنَّهَا سَآءَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا

innehâ sâet müsteḳarrav vemüḳâmâ.

Orası ne kötü bir karar kılma/durak ve yerleşme yeridir.

67 19. cüz · 365. sayfa

وَٱلَّذِينَ إِذَآ أَنفَقُوا۟ لَمْ يُسْرِفُوا۟ وَلَمْ يَقْتُرُوا۟ وَكَانَ بَيْنَ ذَٰلِكَ قَوَامًا

velleẕîne iẕâ enfeḳû lem yüsrifû velem yaḳtürû vekâne beyne ẕâlike ḳavâmâ.

Ve onlar ki mallarını infak ettiklerinde israf da etmezler, cimrilik de etmezler. Bunun arasında orta bir yol tutarlar.

68 19. cüz · 366. sayfa

وَٱلَّذِينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ ٱلنَّفْسَ ٱلَّتِى حَرَّمَ ٱللَّهُ إِلَّا بِٱلْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَ وَمَن يَفْعَلْ ذَٰلِكَ يَلْقَ أَثَامًا

velleẕîne lâ yed`ûne me`a-llâhi ilâhen âḫara velâ yaḳtülûne-nnefse-lletî ḥarrame-llâhü illâ bilḥaḳḳi velâ yeznûn. vemey yef`al ẕâlike yelḳa eŝâmâ.

Onlar ki, Allah ile birlikte başka bir ilâha dua/ibadet etmezler. Hak ile olması dışında, Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı nefsi de öldürmezler. Zina da etmezler. Kim bunları işlerse cezaları ile karşılaşır.

69 19. cüz · 366. sayfa

يُضَٰعَفْ لَهُ ٱلْعَذَابُ يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ وَيَخْلُدْ فِيهِۦ مُهَانًا

yüḍâ`af lehü-l`aẕâbü yevme-lḳiyâmeti veyaḫlüd fîhî mühânâ.

Kıyamet günü onun azabı kat kat artırılır ve horlanmış olarak orada ebedî kalır.

70 19. cüz · 366. sayfa

إِلَّا مَن تَابَ وَءَامَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَٰلِحًا فَأُو۟لَٰٓئِكَ يُبَدِّلُ ٱللَّهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَٰتٍ وَكَانَ ٱللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا

illâ men tâbe veâmene ve`amile `amelen ṣâliḥan feülâike yübeddilü-llâhü seyyiâtihim ḥasenât. vekâne-llâhü gafûrar raḥîmâ.

Ancak tevbe edip iman eden ve salih amel işleyenler, Allah bunların günahlarını sevaba/iyiliğe çevirir. Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

71 19. cüz · 366. sayfa

وَمَن تَابَ وَعَمِلَ صَٰلِحًا فَإِنَّهُۥ يَتُوبُ إِلَى ٱللَّهِ مَتَابًا

vemen tâbe ve`amile ṣâliḥan feinnehû yetûbü ile-llâhi metâbâ.

Kim de tevbe eder ve salih amel işlerse; işte o, Allah’a tevbesi kabul edilmiş olarak döner.

72 19. cüz · 366. sayfa

وَٱلَّذِينَ لَا يَشْهَدُونَ ٱلزُّورَ وَإِذَا مَرُّوا۟ بِٱللَّغْوِ مَرُّوا۟ كِرَامًا

velleẕîne lâ yeşhedûne-zzûra veiẕâ merrû billagvi merrû kirâmâ.

Onlar yalancı şahitlik etmezler ve yararsız bir şeye rastladıklarında onurlu bir şekilde (yüz çevirip) geçerler.

73 19. cüz · 366. sayfa

وَٱلَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا۟ بِـَٔايَٰتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا۟ عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا

velleẕîne iẕâ ẕükkirû biâyâti rabbihim lem yeḫirrû `aleyhâ ṣummev ve`umyânâ.

Onlar ki, Rablerinin âyetleriyle kendilerine öğüt verildiği zaman buna karşı sağır ve kör kimseler olarak yüzleri üzere yıkılıp yatmazlar.

74 19. cüz · 366. sayfa

وَٱلَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ أَزْوَٰجِنَا وَذُرِّيَّٰتِنَا قُرَّةَ أَعْيُنٍ وَٱجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ إِمَامًا

velleẕîne yeḳûlûne rabbenâ heb lenâ min ezvâcinâ veẕürriyyâtinâ ḳurrate a`yüniv vec`alnâ lilmütteḳîne imâmâ.

Onlar: “Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle!” diyenlerdir.

75 19. cüz · 366. sayfa

أُو۟لَٰٓئِكَ يُجْزَوْنَ ٱلْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا۟ وَيُلَقَّوْنَ فِيهَا تَحِيَّةً وَسَلَٰمًا

ülâike yüczevne-lgurfete bimâ ṣaberû veyüleḳḳavne fîhâ teḥiyyetev veselâmâ.

İşte onlar, sabretmelerine karşılık Cennet'in yüksek makamlarıyla mükâfatlandırılacaklar ve orada esenlik dileği ve selamla karşılanacaklardır.

76 19. cüz · 366. sayfa

خَٰلِدِينَ فِيهَا حَسُنَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا

ḫâlidîne fîhâ. ḥasünet müsteḳarrav vemüḳâmâ.

Orada ebedî kalırlar. Orası ne güzel bir durak ve ne güzel bir konaktır!

77 19. cüz · 366. sayfa

قُلْ مَا يَعْبَؤُا۟ بِكُمْ رَبِّى لَوْلَا دُعَآؤُكُمْ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًۢا

ḳul mâ ya`beü biküm rabbî levlâ dü`âüküm. feḳad keẕẕebtüm fesevfe yekûnü lizâmâ.

Ey Muhammed!) De ki: “Duanız (kulluğunuz ve yalvarmanız) olmasa, Rabbim size ne diye değer versin? (Ey inkârcılar! Size Rasûlün bildirdiklerini) yalanladınız. Öyle ise azap, yakanızı bırakmayacak.”

Şuarâ Suresi

الشعراء
1 19. cüz · 367. sayfa

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ طسٓمٓ

ṭâ-sîn-mîm.

Tâ, Sîn, Mîm.[1]

[1] Bkz: Bakara Suresi 1. ayetinin dipnotu.

2 19. cüz · 367. sayfa

تِلْكَ ءَايَٰتُ ٱلْكِتَٰبِ ٱلْمُبِينِ

tilke âyâtü-lkitâbi-lmübîn.

Bunlar apaçık kitabın ayetleridir.

3 19. cüz · 367. sayfa

لَعَلَّكَ بَٰخِعٌ نَّفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا۟ مُؤْمِنِينَ

le`alleke bâḫi`un nefseke ellâ yekûnû mü'minîn.

(Ey Muhammed!) İman etmiyorlar diye adeta kendini helâk edeceksin!

4 19. cüz · 367. sayfa

إِن نَّشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ ءَايَةً فَظَلَّتْ أَعْنَٰقُهُمْ لَهَا خَٰضِعِينَ

in neşe' nünezzil `aleyhim mine-ssemâi âyeten feżallet a`nâḳuhüm lehâ ḫâḍi`în.

Dilersek, üzerlerine gökten bir ayet/mucize indiririz de boyunları öne eğilip kalır.

5 19. cüz · 367. sayfa

وَمَا يَأْتِيهِم مِّن ذِكْرٍ مِّنَ ٱلرَّحْمَٰنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كَانُوا۟ عَنْهُ مُعْرِضِينَ

vemâ ye'tîhim min ẕikrim mine-rraḥmâni muḥdeŝin illâ kânû `anhü mü`riḍîn.

Rahman’dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler.

6 19. cüz · 367. sayfa

فَقَدْ كَذَّبُوا۟ فَسَيَأْتِيهِمْ أَنۢبَٰٓؤُا۟ مَا كَانُوا۟ بِهِۦ يَسْتَهْزِءُونَ

feḳad keẕẕebû feseye'tîhim embâü mâ kânû bihî yestehziûn.

Onlar (Allah’ın ayetlerini) yalanladılar. Fakat alay edegeldikleri şeylerin haberleri başlarına gelecek.

7 19. cüz · 367. sayfa

أَوَلَمْ يَرَوْا۟ إِلَى ٱلْأَرْضِ كَمْ أَنۢبَتْنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ

evelem yerav ile-l'arḍi kem embetnâ fîhâ min külli zevcin kerîm.

Yeryüzüne bakmazlar mı ki biz orada her güzel çiftten nice bitkiler bitirdik.

8 19. cüz · 367. sayfa

إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.

Şüphesiz bunlarda (Allah’ın varlığına) bir delil vardır, ancak onların çoğu iman etmezler.

9 19. cüz · 367. sayfa

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ

veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.

Muhakkak Rabbin Azîz, Rahîm'dir.

10 19. cüz · 367. sayfa

وَإِذْ نَادَىٰ رَبُّكَ مُوسَىٰٓ أَنِ ٱئْتِ ٱلْقَوْمَ ٱلظَّٰلِمِينَ

veiẕ nâdâ rabbüke mûsâ eni-'ti-lḳavme-żżâlimîn.

Hani Rabbin, Mûsâ'ya ’ya: "Zalim kavme git!" diye seslenmişti.

11 19. cüz · 367. sayfa

قَوْمَ فِرْعَوْنَ أَلَا يَتَّقُونَ

ḳavme fir`avn. elâ yetteḳûn.

Firavun’un kavmine. Onlar hâlâ sakınmayacaklar mı?

12 19. cüz · 367. sayfa

قَالَ رَبِّ إِنِّىٓ أَخَافُ أَن يُكَذِّبُونِ

ḳâle rabbi innî eḫâfü ey yükeẕẕibûn.

Mûsâ, şöyle dedi: “Ey Rabbim! Muhakkak ki ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.”

13 19. cüz · 367. sayfa

وَيَضِيقُ صَدْرِى وَلَا يَنطَلِقُ لِسَانِى فَأَرْسِلْ إِلَىٰ هَٰرُونَ

veyeḍîḳu ṣadrî velâ yenṭaliḳu lisânî feersil ilâ hârûn.

“Ve göğsüm daralır, dilim çözülmez; bunun için Hârûn da (vahiy) gönder.

14 19. cüz · 367. sayfa

وَلَهُمْ عَلَىَّ ذَنۢبٌ فَأَخَافُ أَن يَقْتُلُونِ

velehüm `aleyye ẕembün feeḫâfü ey yaḳtülûn.

“Bir de onların benim aleyhimde bir suç (davaları) var. Dolayısıyla beni öldürmelerinden korkuyorum.”

15 19. cüz · 367. sayfa

قَالَ كَلَّا فَٱذْهَبَا بِـَٔايَٰتِنَآ إِنَّا مَعَكُم مُّسْتَمِعُونَ

ḳâle kellâ. feẕhebâ biâyâtinâ innâ me`aküm müstemi`ûn.

Allah dedi ki: “Hayır, korkma! İkiniz ayetlerimizle gidin. Muhakkak biz sizinle birlikteyiz, işitenleriz.”

16 19. cüz · 367. sayfa

فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَآ إِنَّا رَسُولُ رَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ

fe'tiyâ fir`avne feḳûlâ innâ rasûlü rabbi-l`âlemîn.

İkiniz Firavun’a gidin ve deyin ki: "Gerçekten biz âlemlerin Rabbinin rasulleriyiz."

17 19. cüz · 367. sayfa

أَنْ أَرْسِلْ مَعَنَا بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ

en ersil me`anâ benî isrâîl.

İsrailoğulları'nı bizimle beraber gönder.

18 19. cüz · 367. sayfa

قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ

ḳâle elem nürabbike fînâ velîdev velebiŝte fînâ min `umürike sinîn.

Firavun, şöyle dedi: “Seni biz küçük bir çocuk olarak alıp aramızda büyütüp, yetiştirmedik mi? Sen ömrünün nice yıllarını aramızda geçirdin.”

19 19. cüz · 367. sayfa

وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ ٱلَّتِى فَعَلْتَ وَأَنتَ مِنَ ٱلْكَٰفِرِينَ

vefe`alte fa`leteke-lletî fe`alte veente mine-lkâfirîn.

“(Böyle iken) sen o yaptığın işi yaptın (adam öldürdün). Sen nankörlerdensin.”

20 19. cüz · 368. sayfa

قَالَ فَعَلْتُهَآ إِذًا وَأَنَا۠ مِنَ ٱلضَّآلِّينَ

ḳâle fe`altühâ iẕev veenâ mine-ḍḍâllîn.

Mûsâ, şöyle dedi: “Ben onu yaptığım zaman ne yaptığını bilmezlerdendim.”

21 19. cüz · 368. sayfa

فَفَرَرْتُ مِنكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِى رَبِّى حُكْمًا وَجَعَلَنِى مِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ

feferartü minküm lemmâ ḫiftüküm fevehebe lî rabbî ḥukmev vece`alenî mine-lmürselîn.

“Sizden korktuğum için de hemen aranızdan kaçtım. Derken, Rabbim bana hüküm ve hikmet bahşetti de beni peygamberlerden kıldı.”

22 19. cüz · 368. sayfa

وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَىَّ أَنْ عَبَّدتَّ بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ

vetilke ni`metün temünnühâ `aleyye en `abbette benî isrâîl.

"Benim başıma o nimeti kakmaktasın. (Halbuki) Sen İsariloğullarını kendine köle edindin."

23 19. cüz · 368. sayfa

قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ ٱلْعَٰلَمِينَ

ḳâle fir`avnü vemâ rabbü-l`âlemîn.

Firavun: “Âlemlerin Rabbi de nedir?” dedi.

24 19. cüz · 368. sayfa

قَالَ رَبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَآ إِن كُنتُم مُّوقِنِينَ

ḳâle rabbü-ssemâvâti vel'arḍi vemâ beynehümâ. in küntüm mûḳinîn.

Dedi ki: “Eğer yakin sahibi iseniz, (biliniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir.”

25 19. cüz · 368. sayfa

قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُۥٓ أَلَا تَسْتَمِعُونَ

ḳâle limen ḥavlehû elâ testemi`ûn.

(Firavun) Etrafında bulunanlara: “İşitmiyor musunuz” dedi.

26 19. cüz · 368. sayfa

قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ ءَابَآئِكُمُ ٱلْأَوَّلِينَ

ḳâle rabbüküm verabbü âbâikümü-l'evvelîn.

Mûsâ: “O; sizin de Rabbiniz, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” dedi.

27 19. cüz · 368. sayfa

قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ ٱلَّذِىٓ أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ

ḳâle inne rasûlekümü-lleẕî ürsile ileyküm lemecnûn.

(Firavun): “Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir” dedi.

28 19. cüz · 368. sayfa

قَالَ رَبُّ ٱلْمَشْرِقِ وَٱلْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَآ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ

ḳâle rabbü-lmeşriḳi velmagribi vemâ beynehümâ. in küntüm ta`ḳilûn.

(Mûsâ): “Doğunun, batının ve onların etrafında olanların Rabbidir. Eğer akıl ederseniz” dedi.

29 19. cüz · 368. sayfa

قَالَ لَئِنِ ٱتَّخَذْتَ إِلَٰهًا غَيْرِى لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ ٱلْمَسْجُونِينَ

ḳâle leini-tteḫaẕte ilâhen gayrî leec`alenneke mine-lmescûnîn.

“Eğer benden başka ilâh edinirsen elbette seni zindana atılanlar arasına katarım” dedi.

30 19. cüz · 368. sayfa

قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَىْءٍ مُّبِينٍ

ḳâle evelev ci'tüke bişey'im mübîn.

Mûsâ: “Sana apaçık bir delil getirmiş olsam da mı?” dedi.

31 19. cüz · 368. sayfa

قَالَ فَأْتِ بِهِۦٓ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ

ḳâle fe'ti bihî in künte mine-ṣṣâdiḳîn.

Firavun: “Doğru söyleyenlerden isen haydi getir onu!” dedi.

32 19. cüz · 368. sayfa

فَأَلْقَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِىَ ثُعْبَانٌ مُّبِينٌ

feelḳâ `aṣâhü feiẕâ hiye ŝü`bânüm mübîn.

(Mûsâ) bunun üzerine asasını bıraktı. O da hemen apaçık bir yılan oluverdi.

33 19. cüz · 368. sayfa

وَنَزَعَ يَدَهُۥ فَإِذَا هِىَ بَيْضَآءُ لِلنَّٰظِرِينَ

veneza`a yedehû feiẕâ hiye beyḍâü linnâżirîn.

Elini koynundan çıkardı. Bir de ne görsünler, bakanlara bembeyaz olmuş.

34 19. cüz · 368. sayfa

قَالَ لِلْمَلَإِ حَوْلَهُۥٓ إِنَّ هَٰذَا لَسَٰحِرٌ عَلِيمٌ

ḳâle lilmelei ḥavlehû inne hâẕâ lesâḥirun `alîm.

Firavun, çevresindeki ileri gelenlere: “Şüphesiz bu, bilgin bir sihirbazdır.” dedi.

35 19. cüz · 368. sayfa

يُرِيدُ أَن يُخْرِجَكُم مِّنْ أَرْضِكُم بِسِحْرِهِۦ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ

yürîdü ey yuḫriceküm min arḍiküm bisiḥrih. femâẕâ te'mürûn.

“Sizi sihri ile yerinizden çıkarmak istiyor; ya siz ne buyurursunuz?”

36 19. cüz · 368. sayfa

قَالُوٓا۟ أَرْجِهْ وَأَخَاهُ وَٱبْعَثْ فِى ٱلْمَدَآئِنِ حَٰشِرِينَ

ḳâlû ercih veeḫâhü veb`aŝ fi-lmedâini ḥâşirîn.

Dediler ki: "Onu ve kardeşini alıkoy. Şehirlere de toplayıcı adamlar gönder.''

37 19. cüz · 368. sayfa

يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ

ye'tûke bikülli seḥḥârin `alîm.

“Sana bütün usta sihirbazları getirsinler.”

38 19. cüz · 368. sayfa

فَجُمِعَ ٱلسَّحَرَةُ لِمِيقَٰتِ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ

fecümi`a-sseḥaratü limîḳâti yevmim ma`lûm.

Böylece sihirbazlar, belli bir günün belirlenen bir vaktinde bir araya getirildiler.

39 19. cüz · 368. sayfa

وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنتُم مُّجْتَمِعُونَ

veḳîle linnâsi hel entüm müctemi`ûn.

İnsanlara da; “Siz de toplanır mısınız?” denildi.

40 19. cüz · 369. sayfa

لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ ٱلسَّحَرَةَ إِن كَانُوا۟ هُمُ ٱلْغَٰلِبِينَ

le`allenâ nettebi`u-sseḥarate in kânû hümü-lgâlibîn.

“Umarız ki sihirbazlar galip gelirlerse biz de onlara uyarız.”

41 19. cüz · 369. sayfa

فَلَمَّا جَآءَ ٱلسَّحَرَةُ قَالُوا۟ لِفِرْعَوْنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجْرًا إِن كُنَّا نَحْنُ ٱلْغَٰلِبِينَ

felemmâ câe-sseḥaratü ḳâlû lifir`avne einne lenâ leecran in künnâ naḥnü-lgâlibîn.

Sihirbazlar gelince, Firavun’a: “Eğer biz üstün gelirsek, gerçekten bize bir mükâfat var mı?” dediler.

42 19. cüz · 369. sayfa

قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ إِذًا لَّمِنَ ٱلْمُقَرَّبِينَ

ḳâle ne`am veinneküm iẕel lemine-lmüḳarrabîn.

Firavun: “Evet! Hem o takdirde mutlaka bana yakın kimselerden olacaksınız.” dedi.

43 19. cüz · 369. sayfa

قَالَ لَهُم مُّوسَىٰٓ أَلْقُوا۟ مَآ أَنتُم مُّلْقُونَ

ḳâle lehüm mûsâ elḳû mâ entüm mülḳûn.

Mûsâ onlara: “Hadi ortaya atacağınız şeyi atın!” dedi.

44 19. cüz · 369. sayfa

فَأَلْقَوْا۟ حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا۟ بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ ٱلْغَٰلِبُونَ

feelḳav ḥibâlehüm ve`iṣiyyehüm veḳâlû bi`izzeti fir`avne innâ lenaḥnü-lgâlibûn.

Bunun üzerine onlar iplerini ve asalarını attılar ve; “Firavun’un gücüyle elbette bizler üstün geleceğiz.” dediler.

45 19. cüz · 369. sayfa

فَأَلْقَىٰ مُوسَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِىَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ

feelḳâ mûsâ `aṣâhü feiẕâ hiye telḳafü mâ ye'fikûn.

Mûsâ asasını bırakır bırakmaz onların hile ile yaptıklarını yutuverdi.

46 19. cüz · 369. sayfa

فَأُلْقِىَ ٱلسَّحَرَةُ سَٰجِدِينَ

feülḳiye-sseḥaratü sâcidîn.

Bunun üzerine sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.

47 19. cüz · 369. sayfa

قَالُوٓا۟ ءَامَنَّا بِرَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ

ḳâlû âmennâ birabbi-l`âlemîn.

"Âlemlerin Rabbine iman ettik." dediler.

48 19. cüz · 369. sayfa

رَبِّ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ

rabbi mûsâ vehârûn.

Mûsâ’nın ve Hârûn’un Rabbine iman ettik dediler.

49 19. cüz · 369. sayfa

قَالَ ءَامَنتُمْ لَهُۥ قَبْلَ أَنْ ءَاذَنَ لَكُمْ إِنَّهُۥ لَكَبِيرُكُمُ ٱلَّذِى عَلَّمَكُمُ ٱلسِّحْرَ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَٰفٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ

ḳâle âmentüm lehû ḳable en âẕene leküm. innehû lekebîrukümü-lleẕî `allemekümü-ssiḥr. felesevfe ta`lemûn. leüḳaṭṭi`anne eydiyeküm veercüleküm min ḫilâfiv veleüṣallibenneküm ecme`în.

Dedi ki: “Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz? Demek ki o, size sihri öğreten büyüğünüzmüş. Yakında bileceksiniz. Mutlaka el ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi toptan asacağım.”

50 19. cüz · 369. sayfa

قَالُوا۟ لَا ضَيْرَ إِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ

ḳâlû lâ ḍayr. innâ ilâ rabbinâ münḳalibûn.

"Hiç zararı yok. Biz muhakkak Rabbimize döneceğiz."

51 19. cüz · 369. sayfa

إِنَّا نَطْمَعُ أَن يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَٰيَٰنَآ أَن كُنَّآ أَوَّلَ ٱلْمُؤْمِنِينَ

innâ naṭme`u ey yagfira lenâ rabbünâ ḫaṭâyânâ en künnâ evvele-lmü'minîn.

“Doğrusu biz, iman edenlerin ilki olduğumuzdan dolayı Rabbimizin bizim hatalarımızı bağışlayacağını ummaktayız.”

52 19. cüz · 369. sayfa

وَأَوْحَيْنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِىٓ إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ

veevḥaynâ ilâ mûsâ en esri bi`ibâdî inneküm müttebe`ûn.

Biz Mûsâ’ya; “Kullarımı geceleyin yola çıkar. Muhakkak ki takip edileceksiniz.” diye vahyettik.

53 19. cüz · 369. sayfa

فَأَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِى ٱلْمَدَآئِنِ حَٰشِرِينَ

feersele fir`avnü fi-lmedâini ḥâşirîn.

Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi.

54 19. cüz · 369. sayfa

إِنَّ هَٰٓؤُلَآءِ لَشِرْذِمَةٌ قَلِيلُونَ

inne hâülâi leşirẕimetün ḳalîlûn.

“Şüphesiz bunlar azınlık olan bir topluluktur (dediler).”

55 19. cüz · 369. sayfa

وَإِنَّهُمْ لَنَا لَغَآئِظُونَ

veinnehüm lenâ legâiżûn.

"Ve onlar bizi kızdırmaktadırlar."

56 19. cüz · 369. sayfa

وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَٰذِرُونَ

veinnâ lecemî`un ḥâẕirûn.

Biz ise şüphesiz uyanık, ihtiyatlı bir topluluğuz."

57 19. cüz · 369. sayfa

فَأَخْرَجْنَٰهُم مِّن جَنَّٰتٍ وَعُيُونٍ

feaḫracnâhüm min cennâtiv ve`uyûn.

(Allah Teâlâ buyurdu ki): Böylece onları bahçelerden ve pınarlardan çıkardık.

58 19. cüz · 369. sayfa

وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ

vekünûziv vemeḳâmin kerîm.

Hazinelerden ve değerli yerlerden.

59 19. cüz · 369. sayfa

كَذَٰلِكَ وَأَوْرَثْنَٰهَا بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ

keẕâlik. veevraŝnâhâ benî isrâîl.

İşte böyle yaptık ve onlara İsrailoğulları'nı mirasçı kıldık.

60 19. cüz · 369. sayfa

فَأَتْبَعُوهُم مُّشْرِقِينَ

feetbe`ûhüm müşriḳîn.

Firavun ve adamları gün doğarken onları takibe koyuldular.

61 19. cüz · 370. sayfa

فَلَمَّا تَرَٰٓءَا ٱلْجَمْعَانِ قَالَ أَصْحَٰبُ مُوسَىٰٓ إِنَّا لَمُدْرَكُونَ

felemmâ terâe-lcem`âni ḳâle aṣḥâbü mûsâ innâ lemüdrakûn.

İki topluluk birbirini görünce, Mûsâ’nın adamları: "İşte yakalandık." dediler.

62 19. cüz · 370. sayfa

قَالَ كَلَّآ إِنَّ مَعِىَ رَبِّى سَيَهْدِينِ

ḳâle kellâ. inne me`iye rabbî seyehdîn.

Mûsâ: “Hayır! Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir.” dedi.

63 19. cüz · 370. sayfa

فَأَوْحَيْنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنِ ٱضْرِب بِّعَصَاكَ ٱلْبَحْرَ فَٱنفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَٱلطَّوْدِ ٱلْعَظِيمِ

feevḥaynâ ilâ mûsâ eni-ḍrib bi`aṣâke-lbaḥr. fenfeleḳa fekâne küllü firḳin keṭṭavdi-l`ażîm.

İşte o sırada, Mûsâ’ya: "Asanı denize vur!" diye vahyettik. O, hemen yarıldı ve (on iki yol açıldı) her parçası koca bir dağ gibi oluverdi.

64 19. cüz · 370. sayfa

وَأَزْلَفْنَا ثَمَّ ٱلْـَٔاخَرِينَ

veezlefnâ ŝemme-l'âḫarîn.

Ötekileri de oraya yaklaştırdık.

65 19. cüz · 370. sayfa

وَأَنجَيْنَا مُوسَىٰ وَمَن مَّعَهُۥٓ أَجْمَعِينَ

veenceynâ mûsâ vemem me`ahû ecme`în.

Mûsâ’yı ve beraberindekilerin hepsini kurtardık.

66 19. cüz · 370. sayfa

ثُمَّ أَغْرَقْنَا ٱلْـَٔاخَرِينَ

ŝümme agraḳne-l'âḫarîn.

Sonra ötekileri suda boğduk.

67 19. cüz · 370. sayfa

إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.

Bunda şüphesiz bir ibret vardır. Ama pek çokları iman etmiş değillerdi.

68 19. cüz · 370. sayfa

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ

veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.

Şüphesiz ki senin Rabbin elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.

69 19. cüz · 370. sayfa

وَٱتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ إِبْرَٰهِيمَ

vetlü `aleyhim nebee ibrâhîm.

Ey Muhammed! Onlara İbrahim’in haberini de oku.

70 19. cüz · 370. sayfa

إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِۦ مَا تَعْبُدُونَ

iẕ ḳâle liebîhi veḳavmihî mâ ta`büdûn.

Hani o, babasına ve kavmine; “Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti.

71 19. cüz · 370. sayfa

قَالُوا۟ نَعْبُدُ أَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَٰكِفِينَ

ḳâlû na`büdü aṣnâmen feneżallü lehâ `âkifîn.

“Putlara ibadet ediyoruz ve onlara ibadet etmeye devam edeceğiz.” demişlerdi.

72 19. cüz · 370. sayfa

قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ إِذْ تَدْعُونَ

ḳâle hel yesme`ûneküm iẕ ted`ûn.

İbrahim, dedi ki: “Onlara dua ettiğinizde sizi işitiyorlar mı?”

73 19. cüz · 370. sayfa

أَوْ يَنفَعُونَكُمْ أَوْ يَضُرُّونَ

ev yenfe`ûneküm ev yeḍurrûn.

“Yahut size fayda veya zararları dokunur mu?”

74 19. cüz · 370. sayfa

قَالُوا۟ بَلْ وَجَدْنَآ ءَابَآءَنَا كَذَٰلِكَ يَفْعَلُونَ

ḳâlû bel vecednâ âbâenâ keẕâlike yef`alûn.

“Hayır! Ama biz babalarımızı böyle yaparken bulduk.” dediler.

75 19. cüz · 370. sayfa

قَالَ أَفَرَءَيْتُم مَّا كُنتُمْ تَعْبُدُونَ

ḳâle eferaeytüm mâ küntüm ta`büdûn.

İbrahim, şöyle dedi: “Gördünüz mü şu sizin (ve önceki atalarınızın) neye ibadet ettiklerini?”

76 19. cüz · 370. sayfa

أَنتُمْ وَءَابَآؤُكُمُ ٱلْأَقْدَمُونَ

entüm veâbâükümü-l'aḳdemûn.

Siz ve çok daha önce gelip geçen atalarınız.

77 19. cüz · 370. sayfa

فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِّىٓ إِلَّا رَبَّ ٱلْعَٰلَمِينَ

feinnehüm `adüvvül lî illâ rabbe-l`âlemîn.

"İşte onlar benim düşmanlarımdır. Yalnız alemlerin Rabbi hariç."

78 19. cüz · 370. sayfa

ٱلَّذِى خَلَقَنِى فَهُوَ يَهْدِينِ

elleẕî ḫaleḳanî fehüve yehdîn.

“O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.”

79 19. cüz · 370. sayfa

وَٱلَّذِى هُوَ يُطْعِمُنِى وَيَسْقِينِ

velleẕî hüve yuṭ`imünî veyesḳîn.

"Beni yediren ve içiren O'dur.”

80 19. cüz · 370. sayfa

وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ

veiẕâ meriḍtü fehüve yeşfîn.

"Hastalandığımda da O bana şifa verir."

81 19. cüz · 370. sayfa

وَٱلَّذِى يُمِيتُنِى ثُمَّ يُحْيِينِ

velleẕî yümîtünî ŝümme yuḥyîn.

“O, benim canımı alacak ve sonra diriltecek olandır.”

82 19. cüz · 370. sayfa

وَٱلَّذِىٓ أَطْمَعُ أَن يَغْفِرَ لِى خَطِيٓـَٔتِى يَوْمَ ٱلدِّينِ

velleẕî aṭme`u ey yagfira lî ḫaṭîetî yevme-ddîn.

“O, hesap gününde hatalarımı bağışlayacağını umduğumdur.”

83 19. cüz · 370. sayfa

رَبِّ هَبْ لِى حُكْمًا وَأَلْحِقْنِى بِٱلصَّٰلِحِينَ

rabbi heb lî ḥukmev veelḥiḳnî biṣṣâliḥîn.

“Ey Rabbim! Bana bir hikmet bahşet ve beni salih kimseler arasına kat.”

84 19. cüz · 371. sayfa

وَٱجْعَل لِّى لِسَانَ صِدْقٍ فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ

vec`al lî lisâne ṣidḳin fi-l'âḫirîn.

“Sonra gelecekler arasında beni doğrulukla anılanlardan kıl.”

85 19. cüz · 371. sayfa

وَٱجْعَلْنِى مِن وَرَثَةِ جَنَّةِ ٱلنَّعِيمِ

vec`alnî miv veraŝeti cenneti-nne`îm.

“Beni Naîm Cenneti'nin varislerinden eyle.”

86 19. cüz · 371. sayfa

وَٱغْفِرْ لِأَبِىٓ إِنَّهُۥ كَانَ مِنَ ٱلضَّآلِّينَ

vagfir liebî innehû kâne mine-ḍḍâllîn.

"Babamı da bağışla. Şüphesiz o sapıklardandır."

87 19. cüz · 371. sayfa

وَلَا تُخْزِنِى يَوْمَ يُبْعَثُونَ

velâ tuḫzinî yevme yüb`aŝûn.

“(Kulların yeniden) diriltilecekleri gün beni utandırma!”

88 19. cüz · 371. sayfa

يَوْمَ لَا يَنفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ

yevme lâ yenfe`u mâlüv velâ benûn.

“O gün ki ne mal fayda verir, ne oğullar!”

89 19. cüz · 371. sayfa

إِلَّا مَنْ أَتَى ٱللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

illâ men ete-llâhe biḳalbin selîm.

“Allah’a arınmış bir kalp ile gelen başka.”

90 19. cüz · 371. sayfa

وَأُزْلِفَتِ ٱلْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ

veüzlifeti-lcennetü lilmütteḳîn.

O gün cennet takva sahiplerine yaklaştırılır.

91 19. cüz · 371. sayfa

وَبُرِّزَتِ ٱلْجَحِيمُ لِلْغَاوِينَ

vebürrizeti-lceḥîmü lilgâvîn.

Cehennem de azgınlar için ortaya çıkarılıverir.

92 19. cüz · 371. sayfa

وَقِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تَعْبُدُونَ

veḳîle lehüm eyne mâ küntüm ta`büdûn.

Ve onlara; "İbadet etmekte olduklarınız nerede?" denilir.

93 19. cüz · 371. sayfa

مِن دُونِ ٱللَّهِ هَلْ يَنصُرُونَكُمْ أَوْ يَنتَصِرُونَ

min dûni-llâh. hel yenṣurûneküm ev yenteṣirûn.

Allah'ın dışında (edindiğiniz ilahların), size yardımları dokunuyor mu veya kendilerine yardımları oluyor mu?

94 19. cüz · 371. sayfa

فَكُبْكِبُوا۟ فِيهَا هُمْ وَٱلْغَاوُۥنَ

fekübkibû fîhâ hüm velgâvûn.

Onlar ve azgınlar hep birlikte oraya atılırlar.

95 19. cüz · 371. sayfa

وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ

vecünûdü iblîse ecme`ûn.

Ve İblis'in bütün orduları da.

96 19. cüz · 371. sayfa

قَالُوا۟ وَهُمْ فِيهَا يَخْتَصِمُونَ

ḳâlû vehüm fîhâ yaḫteṣimûn.

Orada birbirleriyle çekişerek, şöyle derler:

97 19. cüz · 371. sayfa

تَٱللَّهِ إِن كُنَّا لَفِى ضَلَٰلٍ مُّبِينٍ

tellâhi in künnâ lefî ḍalâlim mübîn.

“Allah’a andolsun, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz.”

98 19. cüz · 371. sayfa

إِذْ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ

iẕ nüsevvîküm birabbi-l`âlemîn.

“Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi ile bir tutuyorduk.”

99 19. cüz · 371. sayfa

وَمَآ أَضَلَّنَآ إِلَّا ٱلْمُجْرِمُونَ

vemâ eḍallenâ ille-lmücrimûn.

Bizi o suçlulardan başkası saptırmadı.

100 19. cüz · 371. sayfa

فَمَا لَنَا مِن شَٰفِعِينَ

femâ lenâ min şâfi`în.

“Artık bize şefaat edecek bir kimse de yoktur.”

101 19. cüz · 371. sayfa

وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ

velâ ṣadîḳin ḥamîm.

"Samimi bir dost da yok."

102 19. cüz · 371. sayfa

فَلَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ

felev enne lenâ kerraten fenekûne mine-lmü'minîn.

"Ah! Keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş daha olsa da Müminlerden olsak!"

103 19. cüz · 371. sayfa

إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.

Şüphesiz bunda bir ayet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler.

104 19. cüz · 371. sayfa

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ

veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.

Şüphesiz senin Rabbin mutlak güç sahibi ve çok merhametli olandır.

105 19. cüz · 371. sayfa

كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ ٱلْمُرْسَلِينَ

keẕẕebet ḳavmü nûḥin-lmürselîn.

Nûh kavmi rasûlleri yalanladılar.

106 19. cüz · 371. sayfa

إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ

iẕ ḳâle lehüm eḫûhüm nûḥun elâ tetteḳûn.

Hani kardeşleri Nûh onlara demişti ki: "Siz sakınmıyor musunuz?

107 19. cüz · 371. sayfa

إِنِّى لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ

innî leküm rasûlün emîn.

“Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir rasûlüm.''

108 19. cüz · 371. sayfa

فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ

fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.

Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin.

109 19. cüz · 371. sayfa

وَمَآ أَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِىَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ

vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn.

“Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”

110 19. cüz · 371. sayfa

فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ

fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.

“O halde, Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!”

111 19. cüz · 371. sayfa

قَالُوٓا۟ أَنُؤْمِنُ لَكَ وَٱتَّبَعَكَ ٱلْأَرْذَلُونَ

ḳâlû enü'minü leke vettebe`ake-l'erẕelûn.

Dediler ki: “Sana, sıradan aşağılık insanlar uymuşken(biz) sana iman eder miyiz?”

112 19. cüz · 372. sayfa

قَالَ وَمَا عِلْمِى بِمَا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ

ḳâle vemâ `ilmî bimâ kânû ya`melûn.

Nûh, şöyle dedi: “Onların yaptıklarına dair benim ne bilgim olabilir?”

113 19. cüz · 372. sayfa

إِنْ حِسَابُهُمْ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّى لَوْ تَشْعُرُونَ

in ḥisâbühüm illâ `alâ rabbî lev teş`urûn.

“Onların hesaplarını görmek ancak Rabbime aittir. Bir anlayabilseniz!”

114 19. cüz · 372. sayfa

وَمَآ أَنَا۠ بِطَارِدِ ٱلْمُؤْمِنِينَ

vemâ ene biṭâridi-lmü'minîn.

"Ben, Müminleri kovacak değilim."

115 19. cüz · 372. sayfa

إِنْ أَنَا۠ إِلَّا نَذِيرٌ مُّبِينٌ

in ene illâ neẕîrum mübîn.

"Ben, ancak apaçık bir uyarıcıyım."

116 19. cüz · 372. sayfa

قَالُوا۟ لَئِن لَّمْ تَنتَهِ يَٰنُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلْمَرْجُومِينَ

ḳâlû leil lem tentehi yâ nûḥu letekûnenne mine-lmercûmîn.

Dediler ki: “Ey Nûh! (Bu işten) vazgeçmezsen mutlaka taşlananlardan olacaksın!”

117 19. cüz · 372. sayfa

قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوْمِى كَذَّبُونِ

ḳâle rabbi inne ḳavmî keẕẕebûn.

Nûh, şöyle dedi: “Ey Rabbim! Kavmim beni yalanladı.”

118 19. cüz · 372. sayfa

فَٱفْتَحْ بَيْنِى وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا وَنَجِّنِى وَمَن مَّعِىَ مِنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ

feftaḥ beynî vebeynehüm fetḥav veneccinî vemem me`iye mine-lmü'minîn.

Artık benimle onların aralarında hüküm ver ve beni ve benimle beraber olan Müminleri kurtar."

119 19. cüz · 372. sayfa

فَأَنجَيْنَٰهُ وَمَن مَّعَهُۥ فِى ٱلْفُلْكِ ٱلْمَشْحُونِ

feenceynâhü vemem me`ahû fi-lfülki-lmeşḥûn.

Biz de onu ve onunla birlikte olanları dopdolu o gemi içerisinde kurtardık.

120 19. cüz · 372. sayfa

ثُمَّ أَغْرَقْنَا بَعْدُ ٱلْبَاقِينَ

ŝümme agraḳnâ ba`dü-lbâḳîn.

Sonra geride kalanları suda boğduk.

121 19. cüz · 372. sayfa

إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.

Muhakkak bunda bir ayet vardır. Onların çoğu iman etmediler.

122 19. cüz · 372. sayfa

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ

veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.

Muhakkak Rabbin Azîz olandır, Rahîm olandır.

123 19. cüz · 372. sayfa

كَذَّبَتْ عَادٌ ٱلْمُرْسَلِينَ

keẕẕebet `âdün-lmürselîn.

Âd kavmi de peygamberleri yalanlamıştı.

124 19. cüz · 372. sayfa

إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ هُودٌ أَلَا تَتَّقُونَ

iẕ ḳâle lehüm eḫûhüm hûdün elâ tetteḳûn.

Hani onlara kardeşleri Hûd, “Sakınmaz mısınız?” demişti.

125 19. cüz · 372. sayfa

إِنِّى لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ

innî leküm rasûlün emîn.

“Şüphesiz ben, size gönderilmiş güvenilir bir rasûlüm.”

126 19. cüz · 372. sayfa

فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ

fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.

"Öyle ise Allah'tan sakının ve bana itaat edin."

127 19. cüz · 372. sayfa

وَمَآ أَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِىَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ

vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn.

“Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”

128 19. cüz · 372. sayfa

أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ ءَايَةً تَعْبَثُونَ

etebnûne bikülli rî`in âyeten ta`beŝûn.

"Siz her yüksek yerde eğlenmek için koca bir bina mı inşa edip durursunuz?"

129 19. cüz · 372. sayfa

وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَ

vetetteḫiẕûne meṣâni`a le`alleküm taḫlüdûn.

"Ve ebedi kalırsınız ümidi ile sapasağlam kaleler mi yapar durursunuz?"

130 19. cüz · 372. sayfa

وَإِذَا بَطَشْتُم بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ

veiẕâ beṭaştüm beṭaştüm cebbârîn.

"Yakaladığınız zaman da zorbaca mı davranırsınız?"

131 19. cüz · 372. sayfa

فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ

fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.

"Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin."

132 19. cüz · 372. sayfa

وَٱتَّقُوا۟ ٱلَّذِىٓ أَمَدَّكُم بِمَا تَعْلَمُونَ

vetteḳu-lleẕî emeddeküm bimâ ta`lemûn.

"Bilmekte olduğunuz şeylerle size yardım edenden korkup sakının."

133 19. cüz · 372. sayfa

أَمَدَّكُم بِأَنْعَٰمٍ وَبَنِينَ

emeddeküm bien`âmiv vebenîn.

"Size hayvanlar ve çocuklar (vererek) yardım etti."

134 19. cüz · 372. sayfa

وَجَنَّٰتٍ وَعُيُونٍ

vecennâtiv ve`uyûn.

Hem de bahçeler ve pınarlar da (vermiştir).

135 19. cüz · 372. sayfa

إِنِّىٓ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ

innî eḫâfü `aleyküm `aẕâbe yevmin `ażîm.

"Gerçekten sizin için büyük bir günün azabından korkarım."

136 19. cüz · 372. sayfa

قَالُوا۟ سَوَآءٌ عَلَيْنَآ أَوَعَظْتَ أَمْ لَمْ تَكُن مِّنَ ٱلْوَٰعِظِينَ

ḳâlû sevâün `aleynâ eve`ażte em lem teküm mine-lvâ`iżîn.

Onlar dediler ki: "Sen öğüt versen de, öğüt verenlerden olmasan da bizim için birdir."

137 19. cüz · 373. sayfa

إِنْ هَٰذَآ إِلَّا خُلُقُ ٱلْأَوَّلِينَ

in hâẕâ illâ ḫulüḳu-l'evvelîn.

"Bu öncekilerin adetlerinden başka bir şey değildir."

138 19. cüz · 373. sayfa

وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ

vemâ naḥnü bimü`aẕẕebîn.

"Biz azap olunacaklardan da değiliz."

139 19. cüz · 373. sayfa

فَكَذَّبُوهُ فَأَهْلَكْنَٰهُمْ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

fekeẕẕebûhü feehleknâhüm. inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.

"Böylece onu yalanladılar. Biz de onları helâk ettik. Muhakkak bunda bir ayet vardır. Onların çoğu da iman etmiş değildi."

140 19. cüz · 373. sayfa

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ

veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.

Muhakkak Rabbin Azîz olandır, Rahîm olandır.

141 19. cüz · 373. sayfa

كَذَّبَتْ ثَمُودُ ٱلْمُرْسَلِينَ

keẕẕebet ŝemûdü-lmürselîn.

Semûd da rasulleri yalanladılar.

142 19. cüz · 373. sayfa

إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ صَٰلِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ

iẕ ḳâle lehüm eḫûhüm ṣâliḥun elâ tetteḳûn.

Hani kardeşleri Salih onlara demişti ki: "Sakınmaz mısınız?"

143 19. cüz · 373. sayfa

إِنِّى لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ

innî leküm rasûlün emîn.

“Ben size gönderilmiş güvenilir bir rasûlüm.”

144 19. cüz · 373. sayfa

فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ

fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.

"O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin."

145 19. cüz · 373. sayfa

وَمَآ أَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِىَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ

vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn.

“Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”

146 19. cüz · 373. sayfa

أَتُتْرَكُونَ فِى مَا هَٰهُنَآ ءَامِنِينَ

etütrakûne fî mâ hâhünâ âminîn.

"Siz burada güven içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?"

147 19. cüz · 373. sayfa

فِى جَنَّٰتٍ وَعُيُونٍ

fî cennâtiv ve`uyûn.

Bahçelerde ve akarsular arasında,

148 19. cüz · 373. sayfa

وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَضِيمٌ

vezürû`iv venaḫlin ṭal`uhâ heḍîm.

Ekinler ve meyveleri olgunlaşmış güzel hurma ağaçları arasında,

149 19. cüz · 373. sayfa

وَتَنْحِتُونَ مِنَ ٱلْجِبَالِ بُيُوتًا فَٰرِهِينَ

vetenḥitûne mine-lcibâli büyûten fârihîn.

“Dağları maharetle oyup alımlı köşkler yapıyorsunuz?”

150 19. cüz · 373. sayfa

فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ

fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.

"Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin."

151 19. cüz · 373. sayfa

وَلَا تُطِيعُوٓا۟ أَمْرَ ٱلْمُسْرِفِينَ

velâ tüṭî`û emra-lmüsrifîn.

"Aşırı olanların emrine uymayın!"

152 19. cüz · 373. sayfa

ٱلَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِى ٱلْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ

elleẕîne yüfsidûne fi-l'arḍi velâ yuṣliḥûn.

"Ki onlar, yeryüzünde bozgunculuk çıkarır ve (hiçbir şeyi) ıslah etmezler."

153 19. cüz · 373. sayfa

قَالُوٓا۟ إِنَّمَآ أَنتَ مِنَ ٱلْمُسَحَّرِينَ

ḳâlû innemâ ente mine-lmüseḥḥarîn.

Dediler ki: “Sen muhakkak aşırı bir şekilde büyülenmişlerdensin.

154 19. cüz · 373. sayfa

مَآ أَنتَ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَا فَأْتِ بِـَٔايَةٍ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ

mâ ente illâ beşerum miŝlünâ. fe'ti biâyetin in künte mine-ṣṣâdiḳîn.

“Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bize bir mucize getir.”

155 19. cüz · 373. sayfa

قَالَ هَٰذِهِۦ نَاقَةٌ لَّهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ

ḳâle hâẕihî nâḳatül lehâ şirbüv veleküm şirbü yevmim ma`lûm.

Salih, şöyle dedi: “İşte bir dişi deve! Onun (belli bir gün) su içme hakkı var, sizin de belli bir gün su içme hakkınız vardır.”

156 19. cüz · 373. sayfa

وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوٓءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظِيمٍ

velâ temessûhâ bisûin feye'ḫuẕeküm `aẕâbü yevmin `ażîm.

“Sakın ona bir kötülükle dokunmayın. Yoksa büyük bir günün azabı sizi yakalar.”

157 19. cüz · 373. sayfa

فَعَقَرُوهَا فَأَصْبَحُوا۟ نَٰدِمِينَ

fe`aḳarûhâ feaṣbeḥû nâdimîn.

Derken onu kestiler de pişman oluverdiler.

158 19. cüz · 373. sayfa

فَأَخَذَهُمُ ٱلْعَذَابُ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

feeḫaẕehümü-l`aẕâb. inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.

Bunun üzerine azap onları yakaladı. Muhakkak bunda bir ayet vardır ama onların çoğu iman etmediler.

159 19. cüz · 373. sayfa

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ

veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.

Muhakkak senin Rabbin Azîz olandır, Rahîm olandır.

160 19. cüz · 374. sayfa

كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ ٱلْمُرْسَلِينَ

keẕẕebet ḳavmü lûṭini-lmürselîn.

Lût’un kavmi de rasûlleri yalanlamıştı.

161 19. cüz · 374. sayfa

إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ لُوطٌ أَلَا تَتَّقُونَ

iẕ ḳâle lehüm eḫûhüm lûṭun elâ tetteḳûn.

Hani kardeşleri Lût, onlara şöyle demişti: "Sakınmaz mısınız?”

162 19. cüz · 374. sayfa

إِنِّى لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ

innî leküm rasûlün emîn.

“Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir rasûlüm.”

163 19. cüz · 374. sayfa

فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ

fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.

“Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”

164 19. cüz · 374. sayfa

وَمَآ أَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِىَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ

vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn.

“Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”

165 19. cüz · 374. sayfa

أَتَأْتُونَ ٱلذُّكْرَانَ مِنَ ٱلْعَٰلَمِينَ

ete'tûne-ẕẕükrâne mine-l`âlemîn.

"İnsanların içinde erkeklere mi yanaşıyorsunuz?"

166 19. cüz · 374. sayfa

وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُم مِّنْ أَزْوَٰجِكُم بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ

veteẕerûne mâ ḫaleḳa leküm rabbüküm min ezvâciküm. bel entüm ḳavmün `âdûn.

“Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi terk edersiniz demek? Hayır, siz haddi aşan bir kavimsiniz.”

167 19. cüz · 374. sayfa

قَالُوا۟ لَئِن لَّمْ تَنتَهِ يَٰلُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلْمُخْرَجِينَ

ḳâlû leil lem tentehi yâ lûṭu letekûnenne mine-lmuḫracîn.

Dediler ki: "Ey Lut! Eğer sen (bu işe) son vermezsen muhakkak ki (buradan) çıkarılanlardan olacaksın."

168 19. cüz · 374. sayfa

قَالَ إِنِّى لِعَمَلِكُم مِّنَ ٱلْقَالِينَ

ḳâle innî li`ameliküm mine-lḳâlîn.

(Lût) dedi ki: "Doğrusu ben sizin yaptığınıza çok kızanlardanım. "

169 19. cüz · 374. sayfa

رَبِّ نَجِّنِى وَأَهْلِى مِمَّا يَعْمَلُونَ

rabbi neccinî veehlî mimmâ ya`melûn.

“Ey Rabbim! Beni ve ailemi onların yaptıkları çirkin işten kurtar.”

170 19. cüz · 374. sayfa

فَنَجَّيْنَٰهُ وَأَهْلَهُۥٓ أَجْمَعِينَ

fenecceynâhü veehlehû ecme`în.

Bunun üzerine onu ve bütün ailesini kurtardık.

171 19. cüz · 374. sayfa

إِلَّا عَجُوزًا فِى ٱلْغَٰبِرِينَ

illâ `acûzen fi-lgâbirîn.

Ancak o yaşlı kadın müstesna. O, geride kalanlardan oldu.

172 19. cüz · 374. sayfa

ثُمَّ دَمَّرْنَا ٱلْـَٔاخَرِينَ

ŝümme demmerne-l'âḫarîn.

Sonra diğerlerini helâk ettik.

173 19. cüz · 374. sayfa

وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِم مَّطَرًا فَسَآءَ مَطَرُ ٱلْمُنذَرِينَ

veemṭarnâ `aleyhim meṭarâ. fesâe meṭaru-lmünẕerîn.

Onların üzerine bir yağmur (gibi taş) yağdırdık. (Başlarına gelecekler konusunda) uyarılanların yağmuru ne kadar da kötü idi!

174 19. cüz · 374. sayfa

إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.

Şüphesiz bunda büyük bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.

175 19. cüz · 374. sayfa

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ

veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.

Muhakkak işte o, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

176 19. cüz · 374. sayfa

كَذَّبَ أَصْحَٰبُ لْـَٔيْكَةِ ٱلْمُرْسَلِينَ

keẕẕebe aṣḥâbü-l'eyketi-lmürselîn.

Eyke halkı da peygamberleri (Şuayb'ı) yalanlamıştı.

177 19. cüz · 374. sayfa

إِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ أَلَا تَتَّقُونَ

iẕ ḳâle lehüm şu`aybün elâ tetteḳûn.

Hani Şu’ayb, onlara şöyle demişti: "Siz sakınmıyor musunuz?

178 19. cüz · 374. sayfa

إِنِّى لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ

innî leküm rasûlün emîn.

"Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir rasûlüm."

179 19. cüz · 374. sayfa

فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ

fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.

"Artık, Allah'tan sakının ve bana itaat edin."

180 19. cüz · 374. sayfa

وَمَآ أَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِىَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ

vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn.

“Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”

181 19. cüz · 374. sayfa

أَوْفُوا۟ ٱلْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا۟ مِنَ ٱلْمُخْسِرِينَ

evfü-lkeyle velâ tekûnû mine-lmuḫsirîn.

“Ölçüyü tam yapın. Eksik verenlerden olmayın.”

182 19. cüz · 374. sayfa

وَزِنُوا۟ بِٱلْقِسْطَاسِ ٱلْمُسْتَقِيمِ

vezinû bilḳisṭâsi-lmüsteḳîm.

"Doğru terazi ile tartın."

183 19. cüz · 374. sayfa

وَلَا تَبْخَسُوا۟ ٱلنَّاسَ أَشْيَآءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا۟ فِى ٱلْأَرْضِ مُفْسِدِينَ

velâ tebḫasü-nnâse eşyâehüm velâ ta`ŝev fi-l'arḍi müfsidîn.

“İnsanların mal ve haklarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.”

184 19. cüz · 375. sayfa

وَٱتَّقُوا۟ ٱلَّذِى خَلَقَكُمْ وَٱلْجِبِلَّةَ ٱلْأَوَّلِينَ

vetteḳu-lleẕî ḫaleḳaküm velcibillete-l'evvelîn.

"Sizi ve önceki nesilleri yaratandan sakının."

185 19. cüz · 375. sayfa

قَالُوٓا۟ إِنَّمَآ أَنتَ مِنَ ٱلْمُسَحَّرِينَ

ḳâlû innemâ ente mine-lmüseḥḥarîn.

Dediler ki: "Sen ancak aşırı bir şekilde büyülenmişlerdensin."

186 19. cüz · 375. sayfa

وَمَآ أَنتَ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَا وَإِن نَّظُنُّكَ لَمِنَ ٱلْكَٰذِبِينَ

vemâ ente illâ beşer miŝlünâ vein neżunnüke lemine-lkâẕibîn.

"Sen ancak bizim gibi bir beşersin ve muhakkak biz seni yalancılardan sanıyoruz."

187 19. cüz · 375. sayfa

فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ

feesḳiṭ `aleynâ kisefem mine-ssemâi in künte mine-ṣṣâdiḳîn.

"Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi üzerimize gökten parçalar indir."

188 19. cüz · 375. sayfa

قَالَ رَبِّىٓ أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ

ḳâle rabbî a`lemü bimâ ta`melûn.

Şuayb: “Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir.” dedi.

189 19. cüz · 375. sayfa

فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ ٱلظُّلَّةِ إِنَّهُۥ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ

fekeẕẕebûhü feeḫaẕehüm `aẕâbü yevmi-żżulleh. innehû kâne `aẕâbe yevmin `ażîm.

Onlar Şuayb’ı yalanladılar. Derken gölge gününün azabı onları yakaladı. Şüphesiz o, büyük bir günün azabı idi.

190 19. cüz · 375. sayfa

إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.

Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.

191 19. cüz · 375. sayfa

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ

veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.

Muhakkak Rabbin Azîz olandır, Rahîm olandır.

192 19. cüz · 375. sayfa

وَإِنَّهُۥ لَتَنزِيلُ رَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ

veinnehû letenzîlü rabbi-l`âlemîn.

"Muhakkak ki bu (Kur'an) alemlerin Rabbinin indirmesidir."

193 19. cüz · 375. sayfa

نَزَلَ بِهِ ٱلرُّوحُ ٱلْأَمِينُ

nezele bihi-rrûḥu-l'emîn.

O'nu Rûhu'l-Emîn/Cebrâil indirdi.

194 19. cüz · 375. sayfa

عَلَىٰ قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ ٱلْمُنذِرِينَ

`alâ ḳalbike litekûne mine-lmünẕirîn.

Uyaranlardan olman için senin kalbine (indirdi).

195 19. cüz · 375. sayfa

بِلِسَانٍ عَرَبِىٍّ مُّبِينٍ

bilisânin `arabiyyim mübîn.

Apaçık Arapça bir dille.

196 19. cüz · 375. sayfa

وَإِنَّهُۥ لَفِى زُبُرِ ٱلْأَوَّلِينَ

veinnehû lefî zübüri-l'evvelîn.

Şüphesiz bu (Kur’an) öncekilerin kitaplarında da vardı.

197 19. cüz · 375. sayfa

أَوَلَمْ يَكُن لَّهُمْ ءَايَةً أَن يَعْلَمَهُۥ عُلَمَٰٓؤُا۟ بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ

evelem yekül lehüm âyeten ey ya`lemehû `ulemâü benî isrâîl.

İsrail oğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar için ispatlayıcı bir delil (ayet) değil midir?

198 19. cüz · 375. sayfa

وَلَوْ نَزَّلْنَٰهُ عَلَىٰ بَعْضِ ٱلْأَعْجَمِينَ

velev nezzelnâhü `alâ ba`ḍi-l'a`cemîn.

Eğer onu Arapça bilmeyen birine de indirmiş olsaydık.

199 19. cüz · 375. sayfa

فَقَرَأَهُۥ عَلَيْهِم مَّا كَانُوا۟ بِهِۦ مُؤْمِنِينَ

feḳara'ehû `aleyhim mâ kânû bihî mü'minîn.

O da onlara (Kur'an'ı Arapça) okusaydı, yine de ona iman edecek değillerdi.

200 19. cüz · 375. sayfa

كَذَٰلِكَ سَلَكْنَٰهُ فِى قُلُوبِ ٱلْمُجْرِمِينَ

keẕâlike seleknâhü fî ḳulûbi-lmücrimîn.

İşte böylece biz onu günahkârların kalbine soktuk.

201 19. cüz · 375. sayfa

لَا يُؤْمِنُونَ بِهِۦ حَتَّىٰ يَرَوُا۟ ٱلْعَذَابَ ٱلْأَلِيمَ

lâ yü'minûne bihî ḥattâ yeravu-l`aẕâbe-l'elîm.

Acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.

202 19. cüz · 375. sayfa

فَيَأْتِيَهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

feye'tiyehüm bagtetev vehüm lâ yeş`urûn.

İşte (bu azap) onlara ansızın gelecek ve farkında bile olmayacaklar.

203 19. cüz · 375. sayfa

فَيَقُولُوا۟ هَلْ نَحْنُ مُنظَرُونَ

feyeḳûlû hel naḥnü münżarûn.

Ardından: “Acaba bize mühlet verilir mi” derler.

204 19. cüz · 375. sayfa

أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ

efebi`aẕâbinâ yesta`cilûn.

Onlar yine de azabımızın çarçabuk gelmesini mi istiyorlar?

205 19. cüz · 375. sayfa

أَفَرَءَيْتَ إِن مَّتَّعْنَٰهُمْ سِنِينَ

eferaeyte im metta`nâhüm sinîn.

(Ey Muhammed!) Ne dersin? Biz onları yıllarca (dünya nimetlerinden) yararlandırsak...

206 19. cüz · 375. sayfa

ثُمَّ جَآءَهُم مَّا كَانُوا۟ يُوعَدُونَ

ŝümme câehüm mâ kânû yû`adûn.

Sonra kendilerine vaadedilen başlarına gelse, (halleri nice olurdu?)

207 19. cüz · 376. sayfa

مَآ أَغْنَىٰ عَنْهُم مَّا كَانُوا۟ يُمَتَّعُونَ

mâ agnâ `anhüm mâ kânû yümette`ûn.

(Dünyada) yararlandırıldıkları şeyler onlara fayda sağlamayacaktır.

208 19. cüz · 376. sayfa

وَمَآ أَهْلَكْنَا مِن قَرْيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنذِرُونَ

vemâ ehleknâ min ḳaryetin illâ lehâ münẕirûn.

Biz uyarıcıları olmaksızın hiçbir memleketi helâk etmiş değiliz.

209 19. cüz · 376. sayfa

ذِكْرَىٰ وَمَا كُنَّا ظَٰلِمِينَ

ẕikrâ. vemâ künnâ żâlimîn.

"Bu, bir hatırlatmadır. Biz zalimler değiliz."

210 19. cüz · 376. sayfa

وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ ٱلشَّيَٰطِينُ

vemâ tenezzelet bihi-şşeyâṭîn.

Kur’an’ı Şeytanlar indirmedi.

211 19. cüz · 376. sayfa

وَمَا يَنۢبَغِى لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَ

vemâ yembegî lehüm vemâ yesteṭî`ûn.

Zaten bu onların harcı değildir, buna güçleri de yetmez.

212 19. cüz · 376. sayfa

إِنَّهُمْ عَنِ ٱلسَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ

innehüm `ani-ssem`i lema`zûlûn.

Çünkü onlar (vahyedileni) duymaktan kesinlikle uzak tutulmuşlardır.

213 19. cüz · 376. sayfa

فَلَا تَدْعُ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ فَتَكُونَ مِنَ ٱلْمُعَذَّبِينَ

felâ ted`u me`a-llâhi ilâhen âḫara fetekûne mine-lmü`aẕẕebîn.

O halde Allah ile birlikte başka bir ilaha dua etme. O takdirde azap edilenlerden olursun.

214 19. cüz · 376. sayfa

وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ ٱلْأَقْرَبِينَ

veenẕir `aşîrateke-l'aḳrabîn.

Önce en yakın akrabalarını uyar.

215 19. cüz · 376. sayfa

وَٱخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ ٱتَّبَعَكَ مِنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ

vaḫfiḍ cenâḥake limeni-ttebe`ake mine-lmü'minîn.

Müminlerden sana tabi olanlara kanatlarını indir.

216 19. cüz · 376. sayfa

فَإِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ إِنِّى بَرِىٓءٌ مِّمَّا تَعْمَلُونَ

fein `aṣavke feḳul innî berîüm mimmâ ta`melûn.

Eğer sana karşı gelirlerse, de ki; “Şüphesiz ben sizin yaptığınız şeylerden uzağım.”

217 19. cüz · 376. sayfa

وَتَوَكَّلْ عَلَى ٱلْعَزِيزِ ٱلرَّحِيمِ

vetevekkel `ale-l`azîzi-rraḥîm.

Sen, Azîz ve Rahîm olana tevekkül et.

218 19. cüz · 376. sayfa

ٱلَّذِى يَرَىٰكَ حِينَ تَقُومُ

elleẕî yerâke ḥîne teḳûm.

O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor.

219 19. cüz · 376. sayfa

وَتَقَلُّبَكَ فِى ٱلسَّٰجِدِينَ

veteḳallübeke fi-ssâcidîn.

Secde edenler ile (secdeye) yatıp kalktığın zaman da görür.

220 19. cüz · 376. sayfa

إِنَّهُۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلْعَلِيمُ

innehû hüve-ssemî`u-l`alîm.

Şüphesiz O; hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

221 19. cüz · 376. sayfa

هَلْ أُنَبِّئُكُمْ عَلَىٰ مَن تَنَزَّلُ ٱلشَّيَٰطِينُ

hel ünebbiüküm `alâ men tenezzelü-şşeyâṭîn.

Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi?

222 19. cüz · 376. sayfa

تَنَزَّلُ عَلَىٰ كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ

tenezzelü `alâ külli effâkin eŝîm.

Her yalancı günahkâr üzerine inerler.

223 19. cüz · 376. sayfa

يُلْقُونَ ٱلسَّمْعَ وَأَكْثَرُهُمْ كَٰذِبُونَ

yülḳûne-ssem`a veekŝeruhüm kâẕibûn.

Bunlar, (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar.

224 19. cüz · 376. sayfa

وَٱلشُّعَرَآءُ يَتَّبِعُهُمُ ٱلْغَاوُۥنَ

veşşu`arâü yettebi`uhümü-lgâvûn.

Şairlere de azgınlar uyar.

225 19. cüz · 376. sayfa

أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِى كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ

elem tera ennehüm fî külli vâdiy yehîmûn.

Onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşmakta olduklarını görmedin mi?

226 19. cüz · 376. sayfa

وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ

veennehüm yeḳûlûne mâ lâ yef`alûn.

Ve gerçekten onlar yapmadıkları şeyi söylerler.

227 19. cüz · 376. sayfa

إِلَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ وَذَكَرُوا۟ ٱللَّهَ كَثِيرًا وَٱنتَصَرُوا۟ مِنۢ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا۟ وَسَيَعْلَمُ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓا۟ أَىَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ

ille-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti veẕekerü-llâhe keŝîrav venteṣarû mim ba`di mâ żulimû. veseya`lemü-lleẕîne żalemû eyye münḳalebiy yenḳalibûn.

Ancak iman edip, salih amel işleyen, Allah’ı çokça zikreden ve kendilerine zulmedildikten sonra öçlerini alanlar müstesna. Zulmedenler de yakında nasıl bir yere devrileceklerini bileceklerdir.

Neml Suresi

النمل
1 19. cüz · 377. sayfa

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ طسٓ تِلْكَ ءَايَٰتُ ٱلْقُرْءَانِ وَكِتَابٍ مُّبِينٍ

ṭâ-sîn. tilke âyâtü-lḳur'âni vekitâbim mübîn.

Tâ, Sîn.[1] Bunlar, Kur’an’ın ve apaçık kitabın ayetleridir.

[1] Bkz: Bakara Suresi 1. ayetinin dipnotu.

2 19. cüz · 377. sayfa

هُدًى وَبُشْرَىٰ لِلْمُؤْمِنِينَ

hüdev vebüşrâ lilmü'minîn.

Müminler için bir hidayet ve bir müjdedir.

3 19. cüz · 377. sayfa

ٱلَّذِينَ يُقِيمُونَ ٱلصَّلَوٰةَ وَيُؤْتُونَ ٱلزَّكَوٰةَ وَهُم بِٱلْـَٔاخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ

elleẕîne yüḳîmûne-ṣṣalâte veyü'tûne-zzekâte vehüm bil'âḫirati hüm yûḳinûn.

Onlar, namazı ikame ederler, zekâtı verirler ve ahirete de kesin olarak iman ederler.

4 19. cüz · 377. sayfa

إِنَّ ٱلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِٱلْـَٔاخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَٰلَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ

inne-lleẕîne lâ yü'minûne bil'âḫirati zeyyennâ lehüm a`mâlehüm fehüm ya`mehûn.

Şüphesiz, ahirete iman etmeyenlerin amellerini kendilerine süslü göstermişizdir. Bu yüzden onlar körü körüne bocalayıp dururlar.

5 19. cüz · 377. sayfa

أُو۟لَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ لَهُمْ سُوٓءُ ٱلْعَذَابِ وَهُمْ فِى ٱلْـَٔاخِرَةِ هُمُ ٱلْأَخْسَرُونَ

ülâike-lleẕîne lehüm sûü-l`aẕâbi vehüm fi-l'âḫirati hümü-l'aḫserûn.

İşte en kötü azap onlarındır ve onlar ahirette de en çok hüsrana uğrayanlardır.

6 19. cüz · 377. sayfa

وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى ٱلْقُرْءَانَ مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ

veinneke letüleḳḳe-lḳur'âne mil ledün ḥakîmin `alîm.

Muhakkak sen Kur’ân’ı Hakîm, Alîm olan (Allah katından) almaktasın.

7 19. cüz · 377. sayfa

إِذْ قَالَ مُوسَىٰ لِأَهْلِهِۦٓ إِنِّىٓ ءَانَسْتُ نَارًا سَـَٔاتِيكُم مِّنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ ءَاتِيكُم بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَّعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ

iẕ ḳâle mûsâ liehlihî innî ânestü nârâ. seâtîküm minhâ biḫaberin ev âtîküm bişihâbin ḳabesil le`alleküm taṣṭalûn.

Hani Mûsâ aile halkına demişti ki: "Ben gerçekten bir ateş gördüm. Size ondan bir haber getirir yahut ısınmanız için size bir kor ateş getiririm."

8 19. cüz · 377. sayfa

فَلَمَّا جَآءَهَا نُودِىَ أَنۢ بُورِكَ مَن فِى ٱلنَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا وَسُبْحَٰنَ ٱللَّهِ رَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ

felemmâ câehâ nûdiye em bûrike men fi-nnâri vemen ḥavlehâ. vesübḥâne-llâhi rabbi-l`âlemîn.

Oraya geldiğinde kendisine şöyle seslenildi: "Ateşin yanında bulunan ve çevresinde olanlar bereketli kılınmışlardır. Âlemlerin Rabbi olan Allah her türlü noksanlıktan uzaktır."

9 19. cüz · 377. sayfa

يَٰمُوسَىٰٓ إِنَّهُۥٓ أَنَا ٱللَّهُ ٱلْعَزِيزُ ٱلْحَكِيمُ

yâ mûsâ innehû ene-llâhü-l`azîzü-lḥakîm.

"Ey Mûsâ, şüphesiz ki ben Azîz ve Hakîm olan Allah’ım."

10 19. cüz · 377. sayfa

وَأَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَءَاهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَآنٌّ وَلَّىٰ مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ يَٰمُوسَىٰ لَا تَخَفْ إِنِّى لَا يَخَافُ لَدَىَّ ٱلْمُرْسَلُونَ

veelḳi `aṣâk. felemmâ raâhâ tehtezzü keennehâ cânnüv vellâ müdbirav velem yü`aḳḳib. yâ mûsâ lâ teḫaf innî lâ yeḫâfü ledeyye-lmürselûn.

“Asanı bırak.” Onun ince yılanmış gibi hareket ettiğini görünce arkasına bakmaksızın dönüp gitti. “Korkma ey Mûsâ, çünkü benim katımda rasûller korkmaz.

11 19. cüz · 377. sayfa

إِلَّا مَن ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًۢا بَعْدَ سُوٓءٍ فَإِنِّى غَفُورٌ رَّحِيمٌ

illâ men żaleme ŝümme beddele ḥusnem ba`de sûin feinnî gafûrur raḥîm.

“Ancak kim zulmeder de sonra (yaptığı) kötülüğün yerine iyilik yaparsa; bilsin ki şüphesiz ben çok bağışlayıcıyım, çok merhamet edenim.”

12 19. cüz · 377. sayfa

وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِى جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَآءَ مِنْ غَيْرِ سُوٓءٍ فِى تِسْعِ ءَايَٰتٍ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِۦٓ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَوْمًا فَٰسِقِينَ

veedḫil yedeke fî ceybike taḫruc beyḍâe min gayri sûin fî tis`i âyâtin ilâ fir`avne veḳavmih. innehüm kânû ḳavmen fâsiḳîn.

“Elini koynuna sok. Firavun’a ve onun kavmine gönderilen dokuz mucizeden biri olarak, kusursuz bembeyaz olarak çıksın. Şüphesiz onlar fasık bir kavimdir.”

13 19. cüz · 377. sayfa

فَلَمَّا جَآءَتْهُمْ ءَايَٰتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا۟ هَٰذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ

felemmâ câethüm âyâtünâ mübṣiraten ḳâlû hâẕâ siḥrum mübîn.

Nitekim ayetlerimiz kendilerine gerçeği gösterecek biçimde gelince; “Bu apaçık bir sihirdir.” dediler.

14 19. cüz · 378. sayfa

وَجَحَدُوا۟ بِهَا وَٱسْتَيْقَنَتْهَآ أَنفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا فَٱنظُرْ كَيْفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلْمُفْسِدِينَ

veceḥadû bihâ vesteyḳanethâ enfüsühüm żulmev ve`ulüvvâ. fenżur keyfe kâne `âḳibetü-lmüfsidîn.

Kendileri de bunlara yakînen inandıkları halde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!

15 19. cüz · 378. sayfa

وَلَقَدْ ءَاتَيْنَا دَاوُۥدَ وَسُلَيْمَٰنَ عِلْمًا وَقَالَا ٱلْحَمْدُ لِلَّهِ ٱلَّذِى فَضَّلَنَا عَلَىٰ كَثِيرٍ مِّنْ عِبَادِهِ ٱلْمُؤْمِنِينَ

veleḳad âteynâ dâvûde vesüleymâne `ilmâ. veḳâle-lḥamdü lillâhi-lleẕî feḍḍalenâ `alâ keŝîrim min `ibâdihi-lmü'minîn.

Andolsun biz Dâvud’a ve Süleyman’a bir ilim verdik. İkisi de: “Bizi mümin kullarının pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler.

16 19. cüz · 378. sayfa

وَوَرِثَ سُلَيْمَٰنُ دَاوُۥدَ وَقَالَ يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ عُلِّمْنَا مَنطِقَ ٱلطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِن كُلِّ شَىْءٍ إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ ٱلْفَضْلُ ٱلْمُبِينُ

veveriŝe süleymânü dâvûde veḳâle yâ eyyühe-nnâsü `ullimnâ menṭiḳa-ṭṭayri veûtînâ min külli şey'. inne hâẕâ lehüve-lfaḍlü-lmübîn.

Süleyman, Dâvud’a mirasçı olmuş; "Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve bize her şey verildi." demişti. İşte bu apaçık bir lütuftur.

17 19. cüz · 378. sayfa

وَحُشِرَ لِسُلَيْمَٰنَ جُنُودُهُۥ مِنَ ٱلْجِنِّ وَٱلْإِنسِ وَٱلطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ

veḥuşira lisüleymâne cünûdühû mine-lcinni vel'insi veṭṭayri fehüm yûza`ûn.

Süleyman'a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı. Hepsi birlikte sevkediliyorlardı.

18 19. cüz · 378. sayfa

حَتَّىٰٓ إِذَآ أَتَوْا۟ عَلَىٰ وَادِ ٱلنَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّمْلُ ٱدْخُلُوا۟ مَسَٰكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَٰنُ وَجُنُودُهُۥ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

ḥattâ iẕâ etev `alâ vâdi-nnemli ḳâlet nemletüy yâ eyyühe-nnemlü-dḫulû mesâkineküm. lâ yaḥṭimenneküm süleymânü vecünûdühû vehüm lâ yeş`urûn.

Nihayet karınca vadisine geldikleri vakit bir karınca; “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin. Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesinler.” dedi.

19 19. cüz · 378. sayfa

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِّن قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِىٓ أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ ٱلَّتِىٓ أَنْعَمْتَ عَلَىَّ وَعَلَىٰ وَٰلِدَىَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَٰلِحًا تَرْضَىٰهُ وَأَدْخِلْنِى بِرَحْمَتِكَ فِى عِبَادِكَ ٱلصَّٰلِحِينَ

fetebesseme ḍâḥikem min ḳavlihâ veḳâle rabbi evzi`nî en eşküra ni`meteke-lletî en`amte `aleyye ve`alâ vâlideyye veen a`mele ṣâliḥan terḍâhü veedḫilnî biraḥmetike fî `ibâdike-ṣṣâliḥîn.

Süleyman, onun bu sözüne tebessüm ile gülerek dedi ki: “Ey Rabbim! Beni, bana ve ana babama verdiğin nimetlere şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye sevk et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!”

20 19. cüz · 378. sayfa

وَتَفَقَّدَ ٱلطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِىَ لَآ أَرَى ٱلْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ ٱلْغَآئِبِينَ

vetefeḳḳade-ṭṭayra feḳâle mâ liye lâ era-lhüdhüd. em kâne mine-lgâibîn.

Kuşları denetledi ve: "Neden Hüdhüd'ü göremiyorum? Yoksa kayıplardan mı oldu? dedi.

21 19. cüz · 378. sayfa

لَأُعَذِّبَنَّهُۥ عَذَابًا شَدِيدًا أَوْ لَأَا۟ذْبَحَنَّهُۥٓ أَوْ لَيَأْتِيَنِّى بِسُلْطَٰنٍ مُّبِينٍ

leü`aẕẕibennehû `aẕâben şedîden ev leeẕbeḥannehû ev leye'tiyennî bisülṭânim mübîn.

“Bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirmedikçe kesinlikle onu ağır bir şekilde cezalandıracağım ya da keseceğim.”

22 19. cüz · 378. sayfa

فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقَالَ أَحَطتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِۦ وَجِئْتُكَ مِن سَبَإٍۭ بِنَبَإٍ يَقِينٍ

femekeŝe gayra be`îdin feḳâle eḥattü bimâ lem tüḥiṭ bihî veci'tüke min sebeim binebeiy yeḳîn.

Derken hüdhüd çok geçmeden geldi ve (Süleyman’a) şöyle dedi: “Senin bilmediğin bir şey öğrendim. Sebe’den sana sağlam bir haber getirdim.”

23 19. cüz · 379. sayfa

إِنِّى وَجَدتُّ ٱمْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِن كُلِّ شَىْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ

innî vecettü-mraeten temlikühüm veûtiyet min külli şey'iv velehâ `arşün `ażîm.

Ben, onlara hükmeden, kendisine her şeyden (bolca) verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadın buldum.

24 19. cüz · 379. sayfa

وَجَدتُّهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ ٱلشَّيْطَٰنُ أَعْمَٰلَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ ٱلسَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ

vecettühâ veḳavmehâ yescüdûne lişşemsi min dûni-llâhi vezeyyene lehümü-şşeyṭânü a`mâlehüm feṣaddehüm `ani-ssebîli fehüm lâ yehtedûn.

"Onu ve kavmini Allah’tan başka Güneşe secde eder buldum. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş ve onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için onlar doğru yola gelemiyorlar."

25 19. cüz · 379. sayfa

أَلَّا يَسْجُدُوا۟ لِلَّهِ ٱلَّذِى يُخْرِجُ ٱلْخَبْءَ فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ

ellâ yescüdû lillâhi-lleẕî yuḫricü-lḫab'e fi-ssemâvâti vel'arḍi veya`lemü mâ tuḫfûne vemâ tü`linûn.

“Göklerde ve yerde gizli olanı ortaya çıkaran, sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilen Allah’a secde etmesinler diye (Şeytan onları yoldan çıkarmış.)”

26 Secde ayeti 19. cüz · 379. sayfa

ٱللَّهُ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ ٱلْعَرْشِ ٱلْعَظِيمِ

allâhü lâ ilâhe illâ hüve rabbü-l`arşi-l`ażîm.

“Allah odur ki, ondan başka (hak) ilâh yoktur. Azîm olan Arş’ın Rabbidir.”

27 19. cüz · 379. sayfa

قَالَ سَنَنظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنتَ مِنَ ٱلْكَٰذِبِينَ

ḳâle senenżuru eṣadaḳte em künte mine-lkâẕibîn.

Süleyman, Hüdhüd'e şöyle dedi: “Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan mısın, göreceğiz.”

28 19. cüz · 379. sayfa

ٱذْهَب بِّكِتَٰبِى هَٰذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَٱنظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ

iẕheb bikitâbî hâẕâ feelḳih ileyhim ŝümme tevelle `anhüm fenżur mâẕâ yerci`ûn.

"Şu mektubumu götür, onlara at, sonra da onlardan bir tarafa çekil; böylelikle bir bakıver, neye başvuracaklar?"

29 19. cüz · 379. sayfa

قَالَتْ يَٰٓأَيُّهَا ٱلْمَلَؤُا۟ إِنِّىٓ أُلْقِىَ إِلَىَّ كِتَٰبٌ كَرِيمٌ

ḳâlet yâ eyyühe-lmeleü innî ülḳiye ileyye kitâbün kerîm.

Sebe kraliçesi Belkıs dedi ki: “Ey ileri gelenler! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı.”

30 19. cüz · 379. sayfa

إِنَّهُۥ مِن سُلَيْمَٰنَ وَإِنَّهُۥ بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

innehû min süleymâne veinnehû bismi-llâhi-rraḥmâni-rraḥîm.

O; Süleyman’dan, Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla (başlıyor).

31 19. cüz · 379. sayfa

أَلَّا تَعْلُوا۟ عَلَىَّ وَأْتُونِى مُسْلِمِينَ

ellâ ta`lû `aleyye ve'tûnî müslimîn.

"Bana baş kaldırmayın, teslimiyet gösterip bana gelin." diye (yazmaktadır).

32 19. cüz · 379. sayfa

قَالَتْ يَٰٓأَيُّهَا ٱلْمَلَؤُا۟ أَفْتُونِى فِىٓ أَمْرِى مَا كُنتُ قَاطِعَةً أَمْرًا حَتَّىٰ تَشْهَدُونِ

ḳâlet yâ eyyühe-lmeleü eftûnî fî emrî. mâ küntü ḳâṭi`aten emran ḥattâ teşhedûn.

“Ey ileri gelenler! Durumum hakkında bana görüş bildirin. Sizler yanımda bulunmadıkça hiçbir işe kesin olarak karar vermem.”

33 19. cüz · 379. sayfa

قَالُوا۟ نَحْنُ أُو۟لُوا۟ قُوَّةٍ وَأُو۟لُوا۟ بَأْسٍ شَدِيدٍ وَٱلْأَمْرُ إِلَيْكِ فَٱنظُرِى مَاذَا تَأْمُرِينَ

ḳâlû naḥnü ülû ḳuvvetiv veülû be'sin şedîdiv vel'emru ileyki fenżurî mâẕâ te'mürîn.

Dediler ki: "Biz güçlü ve çetin savaşçı kimseleriz. Emir ise senindir. Artık neyi emredeceğine bak."

34 19. cüz · 379. sayfa

قَالَتْ إِنَّ ٱلْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا۟ قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا وَجَعَلُوٓا۟ أَعِزَّةَ أَهْلِهَآ أَذِلَّةً وَكَذَٰلِكَ يَفْعَلُونَ

ḳâlet inne-lmülûke iẕâ deḫalû ḳaryeten efsedûhâ vece`alû e`izzete ehlihâ eẕilleh. vekeẕâlike yef`alûn.

"Şüphesiz hükümdarlar bir şehre girdiklerinde onu harap ederler. Ahalisinin şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten de onlar böyle yaparlar."

35 19. cüz · 379. sayfa

وَإِنِّى مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِم بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌۢ بِمَ يَرْجِعُ ٱلْمُرْسَلُونَ

veinnî mürsiletün ileyhim bihediyyetin fenâżiratüm bime yerci`u-lmürselûn.

“Ben onlara bir hediye gönderip, elçilerin ne haber ile döneceklerine bakacağım.”

36 19. cüz · 380. sayfa

فَلَمَّا جَآءَ سُلَيْمَٰنَ قَالَ أَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ فَمَآ ءَاتَىٰنِۦَ ٱللَّهُ خَيْرٌ مِّمَّآ ءَاتَىٰكُم بَلْ أَنتُم بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ

felemmâ câe süleymâne ḳâle etümiddûnenî bimâl. femâ etâniye-llâhü ḫayrum mimmâ âtâküm. bel entüm bihediyyetiküm tefraḥûn.

"(Elçi) Süleyman'a geldiğinde (Süleyman ona) şöyle dedi: "Bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Allah'ın bana verdiği size verdiğinden daha hayırlıdır. Belki kendi hediyenizle siz sevinirsiniz."

37 19. cüz · 380. sayfa

ٱرْجِعْ إِلَيْهِمْ فَلَنَأْتِيَنَّهُم بِجُنُودٍ لَّا قِبَلَ لَهُم بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُم مِّنْهَآ أَذِلَّةً وَهُمْ صَٰغِرُونَ

irci` ileyhim felene'tiyennehüm bicünûdil lâ ḳibele lehüm bihâ velenuḫricennehüm minhâ eẕilletev vehüm ṣâgirûn.

“Dön onlara! Andolsun üzerlerine karşı duramayacakları ordularla geleceğiz ve onları –andolsun- oradan zelil ve küçük düşmüşler olarak çıkartacağız.”

38 19. cüz · 380. sayfa

قَالَ يَٰٓأَيُّهَا ٱلْمَلَؤُا۟ أَيُّكُمْ يَأْتِينِى بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَن يَأْتُونِى مُسْلِمِينَ

ḳâle yâ eyyühe-lmeleü eyyüküm ye'tînî bi`arşihâ ḳable ey ye'tûnî müslimîn.

Süleyman: “Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim olmadan önce hanginiz bana onun (kraliçenin) tahtını getirebilir?”

39 19. cüz · 380. sayfa

قَالَ عِفْرِيتٌ مِّنَ ٱلْجِنِّ أَنَا۠ ءَاتِيكَ بِهِۦ قَبْلَ أَن تَقُومَ مِن مَّقَامِكَ وَإِنِّى عَلَيْهِ لَقَوِىٌّ أَمِينٌ

ḳâle `ifrîtüm mine-lcinni ene âtîke bihî ḳable en teḳûme mim meḳâmik. veinnî `aleyhi leḳaviyyün emîn.

Cinlerden bir ifrit; ”Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm ve şüphesiz ben, buna güç yetirecek güvenilir biriyim.” dedi.

40 19. cüz · 380. sayfa

قَالَ ٱلَّذِى عِندَهُۥ عِلْمٌ مِّنَ ٱلْكِتَٰبِ أَنَا۠ ءَاتِيكَ بِهِۦ قَبْلَ أَن يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَءَاهُ مُسْتَقِرًّا عِندَهُۥ قَالَ هَٰذَا مِن فَضْلِ رَبِّى لِيَبْلُوَنِىٓ ءَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ وَمَن شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِۦ وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّى غَنِىٌّ كَرِيمٌ

ḳâle-lleẕî `indehû `ilmüm mine-lkitâbi ene âtîke bihî ḳable ey yertedde ileyke ṭarfük. felemmâ raâhü müsteḳirran `indehû ḳâle hâẕâ min faḍli rabbî. liyeblüvenî eeşküru em ekfür. vemen şekera feinnemâ yeşküru linefsih. vemen kefera feinne rabbî ganiyyün kerîm.

Kitaptan bilgisi olan biri; “Ben onu, gözünü kapayıp açmadan önce sana getiririm.” dedi. Süleyman, tahtı yanında yerleşmiş hâlde görünce şöyle dedi: “Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için, Rabbimin bana bir lütfudur. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Rabbim Ğanîdir, Kerîmdir.”

41 19. cüz · 380. sayfa

قَالَ نَكِّرُوا۟ لَهَا عَرْشَهَا نَنظُرْ أَتَهْتَدِىٓ أَمْ تَكُونُ مِنَ ٱلَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ

ḳâle nekkirû lehâ `arşehâ nenżur etehtedî em tekûnü mine-lleẕîne lâ yehtedûn.

Dedi ki: “Onun tahtını değişikliğe uğratın, bir bakalım (kendi tahtı olduğunu) bulabilecek mi, yoksa bulamayanlardan mı olacak?”

42 19. cüz · 380. sayfa

فَلَمَّا جَآءَتْ قِيلَ أَهَٰكَذَا عَرْشُكِ قَالَتْ كَأَنَّهُۥ هُوَ وَأُوتِينَا ٱلْعِلْمَ مِن قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِمِينَ

felemmâ câet ḳîle ehâkeẕâ `arşük. ḳâlet keennehû hû. veûtîne-l`ilme min ḳablihâ vekünnâ müslimîn.

Belkıs gelince; “Senin tahtın böyle mi?” denildi. “O da: “Sanki bu odur” bize bundan önce ilim verilmiş olup, biz teslim olanlardan olmuştuk.” dedi.

43 19. cüz · 380. sayfa

وَصَدَّهَا مَا كَانَت تَّعْبُدُ مِن دُونِ ٱللَّهِ إِنَّهَا كَانَتْ مِن قَوْمٍ كَٰفِرِينَ

veṣaddehâ mâ kânet ta`büdü min dûni-llâh. innehâ kânet min ḳavmin kâfirîn.

"Daha önce Allah’tan başka ibadet ettiği şeyler ona engel olmuştu. Çünkü o kâfir bir kavimden idi."

44 19. cüz · 380. sayfa

قِيلَ لَهَا ٱدْخُلِى ٱلصَّرْحَ فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَن سَاقَيْهَا قَالَ إِنَّهُۥ صَرْحٌ مُّمَرَّدٌ مِّن قَوَارِيرَ قَالَتْ رَبِّ إِنِّى ظَلَمْتُ نَفْسِى وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَٰنَ لِلَّهِ رَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ

ḳîle lehe-dḫuli-ṣṣarḥ. felemmâ raethü ḥasibethü lüccetev vekeşefet `an sâḳayhâ. ḳâle innehû ṣarḥum mümerradüm min ḳavârîr. ḳâlet rabbi innî żalemtü nefsî veeslemtü me`a süleymâne lillâhi rabbi-l`âlemîn.

Ona; “Köşke gir!” denildi. Köşkü görünce onu (zeminini) derin bir su sandı ve eteklerini topladı. Süleyman ona; “Bu, (zemini) billurdan döşenmiş bir köşktür.” dedi. Belkıs: “Ey Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmetmiştim. Şimdi ise Süleyman ile birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” dedi.

45 19. cüz · 381. sayfa

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَآ إِلَىٰ ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَٰلِحًا أَنِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ فَإِذَا هُمْ فَرِيقَانِ يَخْتَصِمُونَ

veleḳad erselnâ ilâ ŝemûde eḫâhüm ṣâliḥan eni-`büdü-llâhe feiẕâ hüm ferîḳâni yaḫteṣimûn.

Andolsun biz, “Allah’a ibadet edin!” diye (uyarması için) Semûd kavmine, kardeşleri Salih’i, peygamber olarak göndermiştik. Bir de ne görsün?Onlar birbiriyle çekişen iki grup olmuşlar.

46 19. cüz · 381. sayfa

قَالَ يَٰقَوْمِ لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بِٱلسَّيِّئَةِ قَبْلَ ٱلْحَسَنَةِ لَوْلَا تَسْتَغْفِرُونَ ٱللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

ḳâle yâ ḳavmi lime testa`cilûne bisseyyieti ḳable-lḥaseneh. levlâ testagfirûne-llâhe le`alleküm türḥamûn.

Dedi ki: “Kavmim, iyilikten önce ne diye kötülüğün çabuk gelmesini istersiniz?Allah’tan mağfiret dilemelisiniz değil mi? Belki size merhamet olunur.”

47 19. cüz · 381. sayfa

قَالُوا۟ ٱطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَن مَّعَكَ قَالَ طَٰٓئِرُكُمْ عِندَ ٱللَّهِ بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ

ḳâlu-ṭṭayyernâ bike vebimem me`ak. ḳâle ṭâiruküm `inde-llâhi bel entüm ḳavmün tüftenûn.

Dediler ki: “Sen ve sana uyanlar bize uğursuzluk getirdiniz.” Dedi ki: Sizin uğursuzluğunuz Allah nezdindedir. Aslında siz imtihan edilmekte olan bir kavimsiniz.” dedi.

48 19. cüz · 381. sayfa

وَكَانَ فِى ٱلْمَدِينَةِ تِسْعَةُ رَهْطٍ يُفْسِدُونَ فِى ٱلْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ

vekâne fi-lmedîneti tis`atü rahṭiy yüfsidûne fi-l'arḍi velâ yuṣliḥûn.

O şehirde yeryüzünde bozgunculuk yapan fakat ıslah etmeyen dokuz kişi vardı.

49 19. cüz · 381. sayfa

قَالُوا۟ تَقَاسَمُوا۟ بِٱللَّهِ لَنُبَيِّتَنَّهُۥ وَأَهْلَهُۥ ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّهِۦ مَا شَهِدْنَا مَهْلِكَ أَهْلِهِۦ وَإِنَّا لَصَٰدِقُونَ

ḳâlû teḳâsemû billâhi lenübeyyitennehû veehlehû ŝümme leneḳûlenne liveliyyihî mâ şehidnâ mehlike ehlihî veinnâ leṣâdiḳûn.

Onlar kendi aralarında Allah adına yemin ederek dediler ki: “Ona ve aile halkına gece baskın yapalım. Sonra da velisine: Biz aile halkının helak edildikleri yere bile tanık olmadık. Biz gerçekten doğru söyleyenlerdeniz, diyelim.”

50 19. cüz · 381. sayfa

وَمَكَرُوا۟ مَكْرًا وَمَكَرْنَا مَكْرًا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

vemekerû mekrav vemekernâ mekrav vehüm lâ yeş`urûn.

Onlar tuzak kurdular. Biz de –onlar fark etmeksizin- bir tuzak kurduk.

51 19. cüz · 381. sayfa

فَٱنظُرْ كَيْفَ كَانَ عَٰقِبَةُ مَكْرِهِمْ أَنَّا دَمَّرْنَٰهُمْ وَقَوْمَهُمْ أَجْمَعِينَ

fenżur keyfe kâne `âḳibetü mekrihim ennâ demmernâhüm veḳavmehüm ecme`în.

Bak, onların tuzaklarının sonucu nasıl oldu. Biz, onları ve kavimlerini topyekûn helâk ettik.

52 19. cüz · 381. sayfa

فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ خَاوِيَةًۢ بِمَا ظَلَمُوٓا۟ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً لِّقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

fetilke büyûtühüm ḫâviyetem bimâ żalemû. inne fî ẕâlike leâyetel liḳavmiy ya`lemûn.

İşte zulümleri yüzünden harabeye dönmüş evleri! Şüphesiz bunda bilen bir kavim için ibret vardır.

53 19. cüz · 381. sayfa

وَأَنجَيْنَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَكَانُوا۟ يَتَّقُونَ

veenceyne-lleẕîne âmenû vekânû yetteḳûn.

İman edip Allah’a karşı gelmekten sakınmakta olanları ise kurtardık.

54 19. cüz · 381. sayfa

وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِۦٓ أَتَأْتُونَ ٱلْفَٰحِشَةَ وَأَنتُمْ تُبْصِرُونَ

velûṭan iẕ ḳâle liḳavmihî ete'tûne-lfâḥişete veentüm tübṣirûn.

Lût'u da (an). Hani o kavmine şöyle demişti: "Siz göre göre bu çirkin kötülüğü yapıyor musunuz?

55 19. cüz · 381. sayfa

أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ ٱلرِّجَالَ شَهْوَةً مِّن دُونِ ٱلنِّسَآءِ بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ

einneküm lete'tûne-rricâle şehvetem min dûni-nnisâi. bel entüm ḳavmün techelûn.

“Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yanaşıyorsunuz? Doğrusu siz cahillik eden bir kavimsiniz.”

Kaynaklar ve lisanslar

  • Açıklamalı Türkçe Kur’an-ı Kerîm Meali — Rowad 1.0.4 — Rowad Tercüme Merkezi Ekibi
    Meal: Rowad Tercüme Merkezi, Türkçe Tercüme v1.0.4. Kaynak: QuranEnc.com. Lisans ve kaynak koşulları
  • Arapça metin — Tanzil Quran Text — Uthmani 1.1 · Tanzil Project
    CC BY 3.0 — verbatim copies only; text changes prohibited kaynak · lisans
  • Türkçe okunuş — Tanzil Türkçe Çeviriyazı — Muhammet Abay · Tanzil Project
    Tanzil Translation Terms — yalnız ticari olmayan kullanım kaynak · lisans